|
“Resmi ideoloji” meselesi (II)
Liberal demokrasiler arasında Türkiye’nin yeri nedir? Bu sorunun cevabı için AİHM’nin kararlarına ve AB Komisyonu’nun Türkiye ile ilgili raporlarına bakmak yeter.
Temel hak ve özgürlükler üzerindeki kısıtlamalar yüzünden Türkiye, ne yazık ki hâlâ yarı–liberal bir demokrasi. Demokrasimiz de kusursuz değil: Askerin siyasi özerkliği, yani “seçimle işbaşına gelen hükümetlerin anayasal otoritesinin üstüne çıkma yeteneği” siyasetin alanını kısıtlıyor.
Liberal demokrasiyi tanımlayan kuşkusuz sadece belirli hukuk kuralları ve kurumlar değil, farklı düşünce, inanç ve yaşam tarzlarına saygıyı içeren bir politik kültürün hem devlet, hem de toplum tarafından benimsenmiş olması. Bu yönden Türkiye’de ne toplumun devlete, ne seçilmiş yöneticilerin atanmışlara, ne sivillerin askerlere üstün olduğu iddia edilebilir.
Yine de Türkiye’de devlette sürekliliği sağlayan asker–sivil bürokrasinin liberal demokratik ilkelere bağlılığıyla, bazen “Kemalizm” bazen de “Cumhuriyetçilik” olarak anılan, milliyetçiliğin ve laikliğin liberal olmayan bir yorumuna sadakati arasındaki çelişki, Türkiye’nin AB standartlarında bir demokrasi olmasının önündeki engellerden biri.
Bürokrasinin özellikle asker kanadında, Türkiye yurttaşlarının bir kısmının çoğunluktan farklı anadil ve kültürlerini serbestçe kullanmaları halinde ya da İslam’ın Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından kutsanmış olan yorumu dışında kalan dinsel inançlarını özgürce yaşamaları durumunda veya rejim asker vesayetinden çıktığı takdirde Türkiye Cumhuriyeti’nin parçalanacağına ya da “irtica”nın egemenliğine gireceğine inananlar, herhalde toplumun genelinde olduğundan çok daha yaygındır. Açıkça tanımlanmayan “Atatürk milliyetçiliği” ve “laiklik” kavramlarının, askerin zaman zaman demokratik sürece müdahalelerinde bir meşrulaştırma aracı olarak kullanıldığı da açıktır.
Evet, Oostlander bir ölçüde haklı: Otoriter milliyetçilik ve laiklik şeklinde yorumlanan bir tür “Kemalizm”, Türkiye’nin AB üyeliğinin koşullarını yerine getirmesini engelleyen etkenlerden biri. Ama bu, “Kemalizm”in sadece bir yorumu. Günümüz Türkiyesi’nde “Kemalizm”i dogmatik, tek–parti dönemini “asr–ı saadet” olarak yorumlayan “Kemalist fundamentalist”, devletçi, militarist, Baasçı–Saddamcı, “Üçüncü Dünyacı” yorumlara tabi tutanlar olduğu gibi, onu Türkiye’nin “çağdaş uygarlığı” yakalamasının, yani AB normlarıyla tanımlanan liberal demokratik bir toplum olmasının itici gücü olarak yorumlayanlar da var.
Kemalizm, Türkiye Cumhuriyeti’nin modernleşmeci–Batılılaşmacı, reformcu geleneğidir. Bu geleneğin bir yorumu onu 1920 ve 30’ların çerçevesine hapsetmiştir, ama izleyen her dönemde onun günün ihtiyaçlarına cevap veren yaratıcı yorumları yapılmıştır. Yukarıdan aşağıya modernleşme gibi, yukarıdan aşağı demokratikleşme de Kemalist geleneğin eseridir. Hiçbir çoğunluk tarafından çiğnenemez temel siyasal haklar söylemi de (1950’lerin CHP’si), sosyal haklar söylemi de (1960’ların CHP’si), kültürel haklar söylemi de (SHP’nin “Güneydoğu Raporu”), hatta “inançlara saygılı laiklik” söylemi de (1980’lerin DSP’si) Kemalist gelenek içinde gelişmiştir.
“Kemalist” şemsiye, tek–parti dönemi CHP’sinin ırkçı milliyetçi İçişleri Bakanı Recep Peker’inden, günümüz CHP’sinin sosyal liberal Kemal Derviş’ine uzanan bir yelpazeyi kapsayacak kadar geniştir. Denebilir ki CHP, Kemalizm’in tek–parti dönemine ait yorumlarıyla “çağdaş uygarlıkçı” yorumu arasında bocalamaktan kurtulamadığı için, bugün içinde bulunduğu duruma düşmüştür.
Neticeten: Ömer Çelik’i haklı buluyorum. Her devletin bir resmi ideolojisi vardır ve 2000’ler Türkiyesi’nin resmi ideolojisi liberal demokrasi olmalıdır, yani: “Resmi ideolojiyi hukuk devleti ilkesini, temel hak ve hürriyetleri, yaşam tarzlarını koruyacak biçimde, dinamik bir tarzda tanımlamak ve yorumlamak gerekmektedir.”
Oostlander’in raporundan “Kemalizm” ile ilgili bölümünün çıkarılması ise çok yerinde: Kemalizm’in esas damarının, eksikli ve kusurlu da olsa Türkiye’yi İslam dünyasındaki yegane liberal ve demokratik ülke kılan gelenek olduğu unutulmamalı.
15.05.2003
|