Belki de bu yazının başlığı ‘soruyu doğru sormak?’ olmalıydı. Eurovision Şarkı Yarışması öncesinde kopartılan fırtına bana biraz bilinçli gündem oluşturma–tartışma, az–buçuk reklamasyon çalışması olarak geldi. Zira geçtiğimiz yıllarda sadece ön elemenin olduğu bir–iki gün içerisinde tartışma yapılır ve final gecesine kadar unutulurdu.
Bu sefer gerek şarkının yabancı bir dilde oluşu, gerek bir starın yorumlayışı, gerekse ulusal–global tartışmaların şemsiyesi altına girişi yarışmayı önemli kıldı. Yarışmanın sona erdiği andan itibaren de yorumlar, cevaplar farklı farklıydı. Şüphesiz her bakış açısının kendince bir doğruluk ve hakkaniyet payı vardı. Yediden yetmişe iliklerine kadar politize olmuş bir toplum, her konuda olduğu gibi bu konuda da soruyu yanlış sorduğu için cevaplar çeşit çeşitti!
Sorulması gereken soru şu olmalıydı: ‘Bizim Eurovision şarkı yarışmasında bugüne kadar başarılı olamayışımızın sebebi, katılan şarkıların Türkçe oluşundan mıydı?’ Buna verilecek cevap, yapılan tartışmanın gerçek yüzünü de ortaya çıkarabilirdi ancak.
Öyle ya; bizim bütün müzik otoritelerinin bir araya gelip, ön elemeler, elemeler düzenledikten sonra, ‘en iyi parça budur’ dedikten sonra Avrupa sahnelerine sürdükleri önceki yılın parçaları başarısız oluyorsa, mutlak olan şey Avrupa ile bizim müzik otoritelerimiz ve oylamaya katılan kişiler arasında ciddi anlamda bir doku tipi uyuşmazlığı olduğu gerçeğiydi.
Aslında anlaşılması çok basit bir sorundu bu. Ve bir sorun anlaşıldıktan sonra çözmek çok daha kolaydı. Zaten dönem dönem bunu fark eden beyinler olduğundandır ki, anlık kısmi başarılar da elde edildi geçmişte.
Kabul etmek gerekir ki, Eurovision Şarkı Yarışması salt bir şarkı yarışması olmadığı gibi, sadece bir yarışma olarak da adlandırmak mümkün değil. Hem devletlerarası, milletlerarası ilişkilerin su yüzüne çıktığı bir çarpışma–uzlaşma platformu, hem politik mesajların gizli–açık sunulduğu bir propaganda ortamı, hem popüler kültürün ulaştığı noktanın sunumunun yapıldığı çarpıcı ve seçkin bir arenaydı. Buna son yıllarda telefon ve e–mail vasıtasıyla yapılan oylamaların katkısı sağlanınca çok yönlü bir mücadele düzlemi anlamına geldi Eurovision. Tanımlamayı yaptıktan sonra sonuca gitmek kolaylaşıyor tabii. Seçtiğiniz şarkı, şarkıcı, müzik türü, görsel animasyonlar hem konjonktürel olacak, hem de Avrupa ülkelerinin ve halklarının gönlünü–aklını çelebilecek ustalıkta olacak. Yine kabul etmek gerekir ki, Sertab Erener ve yarışma ekibi bu yıl oldukça profesyonel çalıştılar. Medya ve özellikle internet ortamı ustalıkla kullanıldı. Özellikle Türk nüfusunun yoğunlukla yaşandığı yerlerden en yüksek puanların gelmiş olması bunun apaçık delili.
Yorumcusu Türk, dansçıları Alman, dili İngilizce, klibi hamamda çekilen bir parçayla birinciliğe ulaşmamızı gölgelemek, başarıyı küçümsemek değil elbette niyetimiz. Ancak Irak’a saldıran İngiltere’nin ‘sıfır’ çektiği bir yarışmada, tezkereye ‘hayır’ demiş bir ülkenin zirveye oynaması normal değil mi sizce? ABD bu yarışmaya katılsaydı kaçıncı olurdu dersiniz?
İkinci olan Belçika, sadece birkaç milyon kişinin kullandığı demode bir kırma Avrupa lisanıyla katıldı yarışmaya. Demek ki, dil çok önemli değil. Öyle olsa yarışma birincisi Sertab Erener ertesi günkü basın toplantısında yabancı gazetecilere, ‘Özür dilerim İngilizcem yeterli değil, sorularınıza cevap veremiyorum’ diyerek, şarkısını İngilizce okuyan İngilizce bilmeyen şarkıcı olarak tarihe geçer miydi?
TRT’nin eski müdürü başarı geldikten sonra itiraf ediyor ki, Sertab Erener’den önce teklifler Tarkan ve Candan Erçetin’e gitmiş. Ancak her iki isim de, ‘Kariyerimiz lekelenir’ diye reddetmişler. Onlar da çok iyi biliyorlar ki, yarışma sadece sanatın ve yorumun geçer akçe olduğu bir yarışma değil. Öyle olsa dile bile gerek yok. Yanni’de, Kitaro’nun müziğinde şu ya da bu dilde söz mü var ki?
Letonya’da bunlar olurken ve medyamız tüm dikkatini bu ışıltılı sahneye çevirmişken, başka bir başarı haberi de Fransa, Cannes’dan geldi. Gerçi Nuri Bilge Ceylan, İngilizce dilinde çekmedi Uzak filmini. Ödül gecesine de oriental ritimlerle ve kostümlerle bezeli gidilmedi. Ama yıllardır Yılmaz Güney’den başka kimsenin almadığı için bizim için ‘Mit’ olan bir ödülü Cannes Film Festivali’nden alıp geldi.
Yarışmanın ertesi günü Belçika basını çok ilginçti. Eurovision Şarkı Yarışması’nı son anda, iki puan farkla kaybeden Belçika’da basın, birinciliğin son anda Türkiye’ye kaptırıldığını, Belçika’nın Sertab Erener’e 12 puan verdiğini; çünkü Belçika’daki Türklerin telefonla oy kullanarak ülkelerini desteklediklerini, diğer Avrupa ülkelerinde de Türk lobisinin oylamalarının etkili olduğunu yazdı. Belçika gazeteleri, yarışma öncesinde Belçika’ya en ufak bir şans tanımayan ve bu ülkenin adayının 26 katılımcı arasında sonuncu olacağı tahmininde bulunan İngiliz basınını da alaya aldılar ve İngiliz ekibinin “başarısını” kutladılar!
İngiltere’nin önde gelen gazetesi The Independent’ın yorumu ise daha ilginçti. Charles Begley imzasıyla yayımlanan bir makale şöyle diyordu: “Zafer Türkiye’nindi. Birçok gözlemci ve yorumcu bunun, Türkiye’nin Irak savaşında Amerika’ya karşı koymasından kaynaklandığını söylüyor.”
BBC yorumcusu Terry Wogan da, yarışmanın sonuçlarında Irak savaşının etkilerinin olduğunu söyleyerek, İngiltere’nin de savaş nedeniyle iyice nefret edilen bir ülke haline gelmesinin bedelini ödemeye başladığını ifade etmiş.
Seneye Eurovision Şarkı Yarışması ülkemizde düzenlenecek. Bu elbette ülkemiz için bulunmaz bir fırsat. Dileğimiz odur ki, bu yıl yapılan profesyonel lobi, bilgilendirme ve propaganda çalışmaları daha yüksek düzeye tırmansın. Mesela, oylamaların yapıldığı ile bağlanılırken, başka ülkeler en güzel kentlerinin en güzel manzarasının fonuna koyarken sunucularını, biz bir DJ sululuğuyla kelimeleri ezen şirin bir hanımefendiyi sıradan bir Ankara sokağı fonunun önüne koymak yerine, en azından Boğaz manzarasının önünde konuştursak.
Başarısızlığın merkez–kaç kuvveti büyüktür. Sütten ağzı yanma misali, en soğuk yiyecekler bile üflenerek yenirken trajikomik durumlara bile düşülebilir. Ancak bir gerçek var ki; bu millet başarıya aç ve ihtiyacı var. Şu ya da bu şekilde ülkenin ismini tepelerde bir yerde görmek dünyanın her yerinde, hangi inanç ve düşüncede olursa olsun ülke insanının hoşuna gidiyor. Eksiğimiz bunu yapacak zeka ve profesyonel ekibin olmayışıydı. Erener’in şarkısının söz yazarı ve bestekarı da bu işi çözmüş olacak ki şöyle diyor aynen: ‘Nothing in the world that could stop me, no sir. Ooh... no no no no no! Everyway that I can.’ Şöyle yani: ‘Dünyada hiçbir şey beni durduramaz. Hayır efendim... Hayır, hayır, hayır; her şeyi yaparım!’
28.05.2003
|