Osmanlı/Türk düşünce tarihi ve günümüz Türk düşüncesi incelendiğinde göze çarpan ilginç niteliklerden birisi “altın çağ” yaratma ve güncel sorunlara bu “mükemmel” ortama verilen referanslarla yaklaşma eğilimidir. Bu eğilimin İslâmî temelleri bulunduğu ve günümüz Türk düşüncesinin tüm dünyevîlik iddialarına karşın aslında dinî bir karakter göstermekte olduğu sık sık gündeme getirilmektedir. Bu iddialarda doğruluk payı bulunmakla birlikte, “terakki” fikri ve “altın çağ” kavramının tarihî gelişimi göz önüne alındığında bunların bütünüyle doğru olmadığı görülmektedir. Altın çağcılığın tarihsel gelişimine bakıldığında bu yaklaşımın “mükemmel geçmiş”i mutlaka dinî bir çerçevede yaratmadığını vurgulamak mümkün olabilmektedir. Ancak unutulmaması gereken, bu dinî olmayan referans çerçevelerinin bir kutsanma süreci sonrasında böylesi bir nitelik kazanmalarıdır.
Henüz M.Ö. 8. yüzyılda, kültürel çağları her şeyin mükemmel olduğu bir “altın çağdan” geriye gidiş şeklinde tasnif eden Hesiod, içinde yaşadığı toplumsal ve iktisadî koşulları bu ideal çağa kıyaslayarak tenkit ediyordu. Daha sonraki çağlarda Ovid’in Metaformozlar’ı benzeri eserlerde tanımlanan “altın çağ” belirli bir şahsın ya da kralın yaşamıyla irtibatlandırılmaktan ziyade tarihî bir bağlamda incelenmesi mümkün olmayan mitolojik bir çağa atıfta bulunuyordu. Nitekim yukarıdaki misâllerimizden oldukça uzun bir süre sonra, 12. yüzyılda, Prag Katedrali Başrahibi Cosmas, eski Bohemyalıların yaşadıkları, herkesin mutlu olduğu, “benim” sözünün bilinmediği, mülkiyet ve hırsızlığın olmadığı bir altın çağa atıfta bulunurken bunu herhangi bir yönetici ile özdeşleştirmiyordu. Ancak bu yaklaşımın zikredilen dönem için de yavaş yavaş istisnaî hale gelmeye başladığını belirtmek gerekiyor. Polonyalıların Boleslaw Krzywousty idaresi altında nasıl bir altın çağın keyfini sürdüklerini, İngilizlerin Aziz kralları St. Edward idaresinde nasıl mutluluk ve refah içinde yaşadıklarını, Macar Kralı Ladislaus dönemindeki refah, zenginlik ve berekete bir daha ulaşılmasına imkân olmadığını anlatan eserler Orta Çağ’ın ilerleyen dönemlerinde “altın çağ”ın nasıl üstün kişilerle özdeşleştirilmeye başlandığını ve kutsandığını göstermektedir. Burada önemli olan gerçekten bir “altın çağ” yaşanmış olması değildir. Nitekim, 13. yüzyılda III. Lothar gibi sıradan bir kralın dönemi bile altın çağlaştırılmıştı. “Altın Çağ”ın kişiselleştirilmesi şüphesiz bu çağın neden bittiğinin açıklanmasını da kolaylaştırıyordu. Böylesi bir yaklaşımı benimseyen bu dönem Avrupa düşüncesi var olan sorunlara hep mükemmel bir yapının bozulması fikri çerçevesinde yaklaşmıştı. Yukarıda misâllerini verdiğimiz “altın çağ”lar ile Hıristiyan öğretisindeki “cennet” farklılıklar göstermekle beraber, her iki kavram da “idealden” sapan ve gitgide bozulan düzen fikrî zemininde birleşmekte idiler. Bu ise şüphesiz altın çağların kutsanarak Hıristiyanlaştırılmasını daha kolay hale getiriyordu.
Kuşkusuz “asr–ı saadet” gibi bir kavrama sahip olan İslâmî düşünce de böylesi bir mükemmeliyetten sapma yaklaşımına sahipti. Ancak, bu düşünce esas dışında zamanın değişimine uyum fikrini taşıması nedeniyle, “ileriye doğru terakki”yi savunmamakla beraber, “değişim”e kısmî bir açıklıkla yaklaşmaktaydı. Bununla beraber, Osmanlı literatürü incelendiğinde “Asr–ı Süleyman” ya da “Ahd–i Hümayûn–i Selim–i Evvel” benzeri “her şeyin mükemmel olduğu dönemler”e de, içinde yaşanılan toplumsal ya da iktisadî gerçekliğin meselelerini halledebilmek amacıyla, “Asr–ı Saadet” ya da “Hulefa–i Raşidîn” dönemleri benzeri altın çağlar kadar atıfta bulunulduğu görülmektedir. Bu literatürdeki eserlerin çoğu karşılaşılan meseleye çözüm sunarken bunu benzeri meselelerin “Hulefa–i Raşidîn” ya da “Asr–ı Süleyman”da nasıl halledildiklerine dayandırırlardı. İlginçtir ki, “terakki” kavramının hakimiyetini sağlamlaştırdığı Ondokuzuncu Yüzyıl’da dahi “terakki”ye ve “ilim”in tartışılmaz üstünlüğüne inanan bir grup Osmanlı münevveri “devr–i Mustafa Reşid Paşa”yı bir “altın çağ” haline getirmeye çalışmaktan geri kalmamışlardı. Ali Suavi, ünlü “Demokrasi” makalesinde gerçek anlamda demokrasinin ancak İslâmiyet’in ilk dönemlerinde yaşandığını iddia ederek bunu takip eden dönemlerdeki benzer rejimleri bu idealden sapma olarak yorumlarken, bir Mustafa Reşid Paşa hayranı da hazırladığı eserde gününün sorunlarının ancak merhumun siyasetlerinin uygulanmasıyla çözülebileceğini iddia etmişti.
Günümüz Türk düşüncesine bakıldığında bir çeşit “kendi altın çağını kendin yarat” yaklaşımının hakim olduğunu görebilmek mümkündür. Bu çerçevede bazen efsaneleştirilen tüm “Osmanlı dönemi”ne, bazen 1919’dan Atatürk’ün ölümüne kadar geçen süreye, bazen ise “Tek Parti Dönemi”ne “altın çağ” biçiminde yaklaşılmaktadır. Farklı altın çağların savunucularına göre her şey 1922’de, 1938’de ya da 1946’da bozulmaya başlamaktadır. Günümüz altın çağcıları yaklaşımlarını Orta Çağların tersine olumlu bir kavram olarak yeniden yorumlanan “değişim” ve varlığına inanılan sürekli terakki ile de uyumlu hale getirmekten geri kalmamaktadırlar. Meselâ, her şeyin tek parti dönemi sonrasında bozulmaya başladığına inanan aydınlarımız “tek parti devrimciliğinin kesintiye uğramaması” durumunda bugün çok daha ileri bir noktada olacağımızı savunmaktadırlar. Bir anlamda burada müdafaa edilen kurallarına sadık kalınan bir altın çağın “terakkisi” fikrinden başka bir şey değildir. Benzeri bir bozulmanın kendilerince “monolitik” hale getirilen “Osmanlı” sonrasında başladığını iddia eden aydınlarımız ise Osmanlı yönetimi, yâni altın çağ, sürseydi günümüz Türkiye’sinin önemli sorunlarının hiç var olmamış olacaklarına inanmaktadırlar.
Bu romantikleştirilen ve kutsanan “altın çağ” referanslı toplumsal düzen yaklaşımları toplumlar statik olmadıkları ve karşılaşılan meseleler de yüzeysel benzerlikler göstermekle birlikte farklı toplumsal ve diğer gerçekliklerin ürünü olduklarından, bunlara çözüm getirememektedirler. Bu çerçevede, “Yeniden Kurtuluş Savaşı” ya da “Osmanlı Barışı (Pax Ottomanica)” benzeri altın çağ referanslı sloganların 21. yüzyıl sorunlarına çare bulmaları mümkün değildir.
29.05.2003
|