Bu hafta İstanbul’da Balkanlı ‘Öteki’lerle iki konferansımız var: Yunanlılar ve Bulgarlarla. Birinci toplantıyı Boğaziçi Üniversitesi (26–27 Mayıs), ikinciyi Sofya’nın Balkan Politik Kulübü tertip etti (30 Mayıs–1 Haziran). Balkanların ve dünyanın ne kadar değiştiğinin işaretleridir bunlar. Farkında olmayanlara duyurulur!
‘Öteki’, tarihte hep var olmuştu ama yaygın bir kavram olarak yenidir. Çünkü bazı durumları insanlar yeni yeni anlamaya başladılar. ‘Biz’ dediğimizde, yani bir kimlik sahibi olduğumuzda ve bunu dile getirdiğimizde, bir yerlerde bizden olmayan birilerini de algıladığımızı son yıllarda anladık. ‘Öteki’nin yabancı, bizden farklı, dolayısıyla tuhaf, giderek bir tehlike gibi ve olumsuz anlaşıldığının ve bunun bütün toplumlara özgü bir duygu olduğunu son on yıllarda söylenmeye başladı. Bu dışlayıcı anlayışın zararlı yanları olduğu da.
Söyledik de ne oldu diyeceksiniz! Gerçekten de, bir durumun bilincine varılması önemli ama yeterli değildir. Ulusal kimliğin ortaya çıktığı yıllarda oluşan (düşman) ‘Öteki’ne artık yaklaşımımız önemli derecede değişti; en azından bir masanın etrafında oturup birlikte geçmişteki rezaletlerimizin otokritiğini yapabiliyoruz. Ama uyuşturucu maddeleri artık kullanmayan birinin tehlikeli aşamasındayız da; her an eski bağımlılığımıza dönebiliriz. Kaldı ki kimileri hâlâ o esrarın ve çekiciliğinin etkisinde.
‘Biz’ kimliği bir tane değildir, yalnız milli değildir. Dinimiz, memleketimiz (köyümüz, semtimiz anlamında), soyumuz, mesleğimiz, ideolojimiz, aile içindeki yerimiz (baba, yaşlı bir büyükanne, çocuk vb. olmamız), futbol takımımız, cinsiyetimiz (erkek/kadın), insan halimiz de öne çıkar, bunlar da bir ‘biz’ kimliği oluşturur. Milli devlet ve milliyetçilik bütün bu kimliklerin üzerinden silindir gibi geçip bir tek ‘milli’ kimliği öne çıkarmaya çalıştı. Ve büyük oranda da başardı. Ve yoksullaştık, tek tip insan olduk neredeyse. Yıllarca ‘Nesin?’ sorusuna etnik bir sıfatla yanıt vermek doğal sayıldı. ‘İnsanım’ demek ukalalık gibi algılandı.
Sait Faik ‘ben bayrakları değil insanları seviyorum’ derken bunu demek istememiş miydi? Acaba bu yazar nasıl aştı dar milli ‘biz’ kimliğini? Sanıyorum onun güçlü yanı Anadolu’nun çok eski ve köklü inancını, belki kendisi de farkında olmadan taşıyor olmasıydı: Tasavvuf’un herkesi ve her şeyi kapsayan anlayışını. Herkese ‘gel’ diyebilen yanını. Çağdaş bir Yunus Emre gibi her türlü ‘kitaba’ korkusuzca yaklaşabildi. Ama Sait Faik gibi daha niceleri kısır bir ulusal proje adına susturuldu. Yazarın öyküleri bile sansür edildi, yayınlanmadı; ‘Öteki’ne sevgiyle söz ettiği için.
Kavafis bir şiirinde şöyle der:
Peki, şimdi ne yapacağız biz böyle barbarsız?
Bir tür çözüm yoluydu bizim için bu insanlar
Gerçekten de birilerini düşman bellemeden yaşayamayacak insanlarımız var. Kendi kimliklerini, kıvancı ve tatmini kişisel ya da milli bir güce dayayarak yaşamaya alışmış kimseler ‘Öteki’nin yokluğuyla kahrolurlar. Balkanlarda barış, uyum, dostluk ve işbirliği, itiraf etmeseler de, bir rahatsızlık kaynağıdır. Hep kaygılı olurlar bunları duyunca. Tuzaklardan kuşkulanırlar, saflık görürler bu girişimlerde. Bu tür bir dünyanın olamayacağını düşündüklerinden burun kıvırırlar bu yöndeki girişimlere. Anlamamız gerekir durumlarını. Karşıtlığa dayalı 1912 yıllarının kimlikleridir tehlikede olan.
Boğaziçi Üniversitesi’nin toplantısına Yunanistan’ın saygın akademisyenleri katılıyor. Hepsi ‘Öteki’ konusunda başarılı sınav vermiş kimseler. Paranoyanın kol gezdiği günlerde soğukkanlı kalabildiler. Belki ‘biz’ kimliğine fanatik spor taraftarı gibi sarılmadıkları için ya da onları doyuran başka bir üst kimliğe sahip oldukları için; belki insan yanları ağır bastığından. Bulgarların toplantısı daha siyasi, Balkanlarda çok kültürlü bir dünyayı nasıl kurarız, sorusuna yanıt arayacak.
Oysa daha doksan yıl önce birbirimizi nasıl yok edip nasıl ‘Öteki’siz devlet kurarız, diye savaşıyorduk. Balkan Savaşları ve bugüne kadar süregelen çeşitli ikili anlaşmazlıklar, ‘Öteki’nin öncü kolu sayılmış olan etnik azınlıkları nasıl def ederiz, diye aralıksız uygulanan yüz kızartıcı baskılar; ve bugün ikili ilişkileri nasıl geliştiririz, çok kültürlü toplumu nasıl oluştururuz, diye Balkanlılar olarak oturmuş konuşuyoruz. İyiye doğru bir gidiş kuşkusuz. Ama geçmişten de gerekli dersleri çıkarmak koşuluyla. Geçmişle ilgili ve gururumuzu okşayan mitoslar üzerine kurulacak bir ‘anlaşma’ aldatıcı olabilir, kalıcı olmayabilir. Zorluk da orada: ‘Öteki’nin eksikliklerini görmek çok kolayken, ‘biz’ konusundaki eksiklikleri görmek öylesine zor ki!
29.05.2003
|