İNTERNETİN İLK TÜRK GAZETESİ
30.05.2003
Cuma
  For English
  Ana Sayfa
  Haberler
  Ekonomi
  Dış Haberler
  Politika
  Kadın-Aile
  Kültür Sanat
  Televizyon
  Spor
  Yazarlar
  Yorumlar
  Çizgi-Yorum
 
  Akademi
  Bilişim
  Eğitim
  Otomobil
  Röportaj
  Tüketici Masası
  Okur Hattı
 
  Bölge Haberleri

  Dünyada Zaman

 
  Arşiv Arama
  Abone Formu
  About Us
  Reklam
  Künye / İletisim
  Hava Durumu
  Namaz Vakti
  E - Kart
  Sanat Galerisi

ZAMAN KiTAP

Akademi

akademi@zaman.com.tr

 

Halk içinde Hak’la beraber olmak

Sosyal bir varlık olan insanın, kendini içinde bulunduğu toplumdan soyutlayarak yaşaması mümkün değildir. Aslında Kur’an–ı Kerim’e dikkatlice bakıldığında Cenâb–ı Hakk’ın, insanlarla beraber bulunma ve onlarla birlikte yaşamanın dini yaşamaya engel olmadığını bildirdiği görülecektir. Dünyalık işlerin insanı dinden uzaklaştırmadığını Allahu Teâlâ; “O yiğitler ki ne ticaretleri, ne alım ve satımları, onları Allah’ı zikirden, namazı hakkıyla ifa etmekten, zekatı vermekten alıkoymaz.” (Nûr, 24/37) buyurarak gayet net ve açık ortaya koyar.

Bu itibarla toplum içinde yaşamak, kalben Hak ile birlikte olmaya katiyen engel değildir. Efendimiz, bunu ifade eden sahih bir hadislerinde, “Toplumun içinde yaşayan ve insanlardan gördüğü ezalara sabreden mümin, toplumdan ayrılarak uzlette yaşayan müminden daha hayırlıdır.” buyurmaktadır.

O, hayatın içindeydi

Allah Rasûlü, başka bir hadislerinde ise şöyle buyururlar: “İnsanların en hayırlısı insanlara en çok faydalı olandır.” Şüphesiz insanlara faydalı olmak, ancak onların içinde yaşamakla mümkündür.

Efendimiz’i, her konuda olduğu gibi, insanlarla beraber bulunma mevzuunda da örnek almak bizim için çok önemlidir. Nebîler Serveri, çocukluğundan itibaren hep insanların içinde olmuş ve âhiret yurduna göçeceği ana kadar da hayatını bu ahlâk üzere devam ettirmiştir. O (aleyhi salavâtullah) amcalarına ok, yay, kılıç gibi silahlar taşıyarak son Ficâr harplerine iştirak etmiştir. Yine faziletlilerin anlaşması (yemini) manasına gelen “Hilfu’l–Fudûl” toplantılarına, anlaşmalarına bizzat katılmış, hatta “Bugün bir kere daha olsa ben yine aynı vazifeyi seve seve yaparım.” buyurmuştur. Evet, Nebiler Serveri o dönemlerde, henüz yaşları itibarıyla çocukluk ve gençliğini yaşıyor olmasına rağmen bu derece sosyal hayatın içindeydi. İşte bütün bunlar Peygamberimiz’in çocukluğundan beri insanlarla içli–dışlı yaşadığının birer göstergesidir.

Gerçek fetih

İnsanlarla birlik olup onlarla beraber yaşama adına verilebilecek bir diğer örnek ise Hudeybiye Sulhü’dür. Hudeybiye, öyle bir sulh ve paylaşma örneğidir ki, Allah bu musâlahayı Kur’an’da: “İnnâ fetahnâ leke fethan mübîna – Sana apaçık bir fetih ihsan ettik” (Fetih, 48/1) diyerek tebcil ve tebşir etmiştir. Sahâbe efendilerimiz de, bu sûrede geçen “feth” kelimesinin Mekke fethi değil, Hudeybiye Sulhü olduğunu ifade ederler. Çünkü Hudeybiye Sulhü ile her kesimden insan, bir araya gelmiş, bir arada bulunmuş; müşrik, Hıristiyan, Yahudi ve münafık iç içe yaşama imkanına kavuşmuşlardır.

Burada istidrâdî olarak şu hususu anlatmanın da faydalı olacağını düşünüyorum. İnsanlarla beraber ve onlarla içli–dışlı yaşamanın, mümin açısından birtakım olumsuz sonuçlar doğuracağı düşünülebilir. Oysa müminin böylesi insanlarla iç içe olma mevzuunda, kendi dinî değerlerinden ödün verme adına bir endişesi olmamalıdır. Çünkü, hiç kimse, Allah ile irtibatı olan insana, olumsuz bir şey bulaştıramaz ve bulaştıramamalıdır da. Bence herkes kendini tam bir murakabe altında bulundurmalı, nefsinden çok korkmalı ve kendi dininin yenilmez, sarsılmaz gücüne de inanmalıdır. Hiçbir müminin, İslâm’ın, Efendimiz’in ve Kur’an’ın yeterliliğinden bir şüphesi yoktur ve olmamalıdır da. “Acaba bize bir şey bulaştırırlar mı?” diye korkanlar, ancak kendi dinamiklerinden şüphesi olanlardır.

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de, genel ahlâkı ve misyonu icabı, böyle bir endişeden hâlî olarak herkesin içine giriyor, her sokakta dolaşıyor, herkesle beraber oturup kalkıyor ve her fırsatta temsil ettiği güzellikleri sergiliyordu. Zaten Allah Rasûlü’nün vazifesi de, ister istemez O’nu başkaları ile münasebete itiyordu. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), tebliğ vazifesi gereği en geniş manasıyla cihadı –ki cihad, Allah’la insanlar arasındaki engellerin bertaraf edilerek temiz vicdanların Allah ile buluşturulmasıdır– hayatının gayesi haline getirmişti. Şayet cihad, o engelleri bertaraf etmekse, Allah Rasûlü insanlarla Allah arasındaki engelleri kaldırma adına, devamlı insanlarla beraber oluyor ve her fırsatta onlara hak ve hakikati anlatıyordu.

İlâhî ahlâkla ahlâklanmak

Aslında insanlarla beraber yaşamak aynı zamanda İlâhî ahlâkın da gerektirdiği bir husustur. İnsanlara dinî hakikatleri anlatmak, onlarla iç içe yaşama ve onlara yanaşma ile mümkün olabilecektir. Kudsî bir hadiste, “Kulum bana bir adım gelirse ben de ona yürüyerek gelirim; o yürüyerek gelirse ben koşarak gelirim...” buyurulmuştur. Bu hadisten anlaşıldığı üzere, insanların Allah’a karşı küçük bir teveccühü, Allah’ta büyük bir teveccühe vesile olmaktadır ki, Efendimiz de hep bu ahlâkla hareket etmiştir.

Bu meseleye bir de şu hadisin tedâî ettirdiği mana ile bakmanın faydalı olacağını düşünüyorum. Efendimiz’e nisbet edilen isnadı açısından hayli zayıf bir sözde: “Tahallakû bi–ahlâkillah – Allah ahlâkıyla ahlâklanın.” buyurulmaktadır. Bu söz; “Allah size nasıl davranıyorsa, siz de çevrenize öyle davranın.” demektir. Eğer Allah (celle celâluhu) yarım adım atanlara bir adım yaklaşıyorsa, bir adım atanlara yürüyerek geliyorsa, bize düşen şey de, karşımızdaki insan ile anlaşma adına ilk adımı atmamız olmalıdır. Efendimiz’in hayatında bunun birçok misalini görmek, göstermek mümkündür. O (sallallâhu aleyhi ve sellem), elden geldiğince etrafındaki insanlarla anlaşmaya çalışır, uzlaşıp–anlaşmayı her zaman etrafındaki insanlara hakikatleri anlatmada önemli bir vesile sayardı.

İnfak insanı

Evet, Efendiler Efendisi hemen her şeyi, Allah’ı anlatma yolunda bir vesile olarak değerlendiriyordu. Allah Rasûlü, maddî olarak zengin değildi. Zaten hayata gözlerini fakir olarak açmıştı. Hatta bazı siyer yazarlarının dediğine göre O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) babasından ve dedesinden kalan bir şey de yoktu. Nitekim O, cömertliği dillere destan olan Abdulmuttalib’in ve geniş bir nüfûza sahip bulunan amcası Ebu Talib’in himayesi altında kaldıktan sonra Hz. Hatice ile evlenmiş ve birden Mekke’nin sayılı servetlilerinden biri oluvermişti. Ama ne gariptir ki, yine kaynaklardan öğrendiğimiz kadarıyla, peygamberliğin 5. veya 6. senesinde, Efendimiz’in elinde avucunda hiçbir şey kalmamıştı. Birçok hadiste ifade edildiği gibi O çoğu zaman aç yatar, aç kalkardı. Elindeki bu serveti ne yaptığı ile alakalı çok geniş bilgilere sahip değiliz. İhtimal ki insanları çağırarak, onlara yedirip içirdi ve sonra da dinini anlattı. Zaten bir şey vermeden bir şey almak da mümkün değildir. Nitekim “insan ihsanın kölesidir” denilmiştir.

30.05.2003


Yazıcıya uyarla      Arkadaşıma gönder


GAZETE SAYFALARI


 

   BÜTÜN YAZARLAR


Bütün haberler


Başlıklar

> Halk içinde Hak’la beraber olmak

> SÖZÜN ÖZÜ



 

   
   
   
   

 

 

Copyright© 1995-2003 Feza Gazetecilik A.S. / Çobançesme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:+90 (212) 454 1 454 (pbx) Fax: +90 (212) 652 24 23 e-posta: okurhatti@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Bilgi İşlem ve İnternet Servisi tarafindan hazırlanmaktadır.