|
Modernlik ve dinî hayat
Türkiye’nin tam üye olması ve AB’nin genişleme sürecini tamamlaması durumunda bunun genel dinî hayat üzerinde nasıl bir etki doğuracağı, dinler ve mezhepler arasında hangi düzeylerde karşılıklı etkileşime dayalı bir ilişkiye yol açacağı bugünden –hipotetik de olsa– üzerinde durulması gereken bir konudur.
Avrupa’da tarihsel olarak yaşanmış tecrübeden farklı olarak iki yeni gelişmenin vuku bulacağı beklentisi içinde olabiliriz: Bunlardan biri, her birisi neredeyse tamamen farklı bir dinî çerçeveye dayanmakta olan Hıristiyanlığın üç ayrı mezhebinin (Katoliklik, Ortodoksluk, Protestanlık) bir arada ve ortak bir siyasi birlik içinde yer alması; diğeri, tarihsel rekabetin “büyük hasmı” durumunda olan İslamiyet’in de Türkiye dolayımında Hıristiyanlıkla yan yana ve Verheugen’in deyimi ile “eşit şartlar”da Birlik’e katılacak olmasıdır.
Genel olarak dinler, dinler tarihi ve dinlerin bugün almış oldukları pozisyonlar açısından son derece önemli bir gelişmedir bu.
Burada sorulacak olan sual şudur: Böyle bir tecrübe yaşanabilecek midir ve buna bağlı olarak bu tecrübeden nasıl bir sonuç elde edilecektir?
Ateist, agnostik ve bazı deist sosyal bilimcilere göre, bundan sonra modern dünyanın temel yapılarının sürmesinde dinlerin herhangi bir etkisi olamaz. Bu fikir 19. yüzyıldan kalma yanlış bir kanaattir. Halen hem Türkiye’de hem dünyada bunun çok sayıda taraftarı vardır.
19. yüzyıl pozitivizminden mülhem bu kanaate göre, modernleşme, dinin etkilerini küçültüp ufaltmakta, dev ekonomik ilişkiler ağının gelişmesiyle dinî hayatı marjinalleştirmekte ve mümkün oranda dinî daraltılmış “özel alan”a itmektedir. Seküler modernleşmeci sosyal bilimciler ve onların etkisinde siyaset yapan siyasetçiler, süreç geç işlese de, sonuç itibarıyla insanlığın gelişmesi ve ilerlemesinin önündeki en önemli engel olan dinin ortadan kalkması açısından bu iyidir ve hiçbir şekilde aksi düşünülemez. Daha liberal bakış açısından hareket edenlere göre ise, söz konusu “kaçınılmaz gelişme” aslında “dine modern dünyada makul ve yetinebileceği bir yer vermesi” bakımından olumludur. Devletler din ve dinî hayat üzerinde baskı kurdukça din siyasallaşıyor, onun modern dünya ile uyum sağlama, başka bir deyişle “kendine ait makul/marjinal alan”a çekilmede gecikmeler oluyor. Türkiye’de sosyolojinin klasik verilerini başarıyla kullanan Taha Akyol, bunun önde gelen savunucularından biridir.
Neredeyse herkesin tartışmasız kabul ettiği ve neredeyse bir postula kabul ettiği bu fikrin doğruluğu tartışmalıdır. Gözlemlenebilen veriler bu iddiayı yanlışlıyor. Güney ve Kuzey Amerikan kıtasında Hıristiyanlık insanların hayatında etkili olan bir dindir. Komünizmin çökmesinden sonra eski Sovyetler’deki dinî canlanma kimsenin dikkatinden kaçmıyor. Afrika’da Hıristiyanlık ve İslamiyet açık rekabet halinde bulunuyorlar. Konfüçyanizm, Taoizm, Hinduizm vb. Doğu dinlerine büyük bir ilgi var. Yahudilik ve İslamiyet açısından da dinî tefekkür, dinî hassasiyet giderek artıyor. İslam dünyasında İslamiyet, modern dünya karşısında bir duruşun, bir varoluş mücadelesinin en etkili ifade biçimidir. Kentleşme, endüstrileşme, eğitim, iletişim, müzik, spor, tüketim ve benzeri yeni alışkanlıkların yaygınlaşması; bunların yeni kültler ürettiği, en eski zamanlardaki pagan inanç şekillerini ve seremonileri modernize ettiği bir gerçek olmakla beraber, dinler bunlara karşı insanları eleştirel bir tutum almaya sevk ediyor; insanoğluna yeni anlam haritaları sunuyor. Dinlerin kaydettiği bu yüksek performansın karşılıksız kaldığı söylenemez, aksine popüler pagan (modern putperest) kültüre alternatif kültür biçimlerinin gelişmesine imkan sağlıyor.
Dinî hayat ve modernlik arasındaki ilişkinin çapraz istikamette geliştiği iddiasının tek somut kanıtı Avrupa’daki durumdur. Dinin modernlik tarafından önemsizleştirildiğine ilişkin örnek verilirken hemen Avrupa ve özellikle Kuzey ülkeleri gösteriliyor. Oysa bu örnek söz konusu iddianın tam aksine işaret ediyor. Çünkü belki de ilk defa Avrupa bu kadar Hıristiyanlaşmaktadır. Pazartesi bu konuyu ele alacağız.
31.05.2003
|