Başlıktaki söz bugünlerin en popüler ifadelerinden birisi. Klişesi üzerinden söyleyecek olursak “Zorlu lig maratonu Beşiktaş’ın şampiyonluğu ile tamamlandı.” Geçen yıl Galatasaray şampiyon olmuştu, gelecek yıl hangi takım kupayı alacak henüz belli değil. Her halükarda klişe yerinde, değişen sadece takım adı.
Muhtemelen bugünlerde üniversiteler, kafeler ve çeşitli evlerdeki sohbetlerin ana konularından birisi Beşiktaş’ın şampiyonluğu. Beşiktaş taraftarları artık zaferin kesinleştiği bir zamandan geçmişe bakarak hangi kritik pozisyonları başarıyla geçip bugüne ulaştıklarını düşünebilirler. Bu, mutlu sonuçla ilintili bir hatırlama girişiminin haz dolu serüvenidir.
Başarı noktasında duranlar için, yağmur, çamur, kar, soğuk, puan kayıplarının hüznü, hayıflar anlamını yitirir, unutuluşa terk edilir; buna karşılık zaferlerin, sevinçlerin altı bir kere daha çizilir, heyecanlar bir kez daha yaşanır. Bu yarışı son anda kaybedenler, geçmişi bütünüyle tersinden bir okumayla hatırlarlar; şampiyonluğun ellerinin arasından kayıp gitmesi sebebiyle, beceriksizlikler, hatalar, fırsat tepmeler üzerine kurulu trajik, iç acıtıcı bir hatırlama tarzı üzerinden yakın geçmişe bakarlar. Yine de “ders çıkartmaya yönelik” bu akılcı tutum daha çok mahremiyette mevcuttur, buna karşılık aleniyette haksızlığa uğradıkları yolundaki bilgiler, imalar, göndermeler dolaşıma sokulmuştur. Böylelikle “takımın” temsil ettiği kolektif kimlik fantezisinin mükemmelliği korunmaya çalışılır. Ebedi başarıyı garanti altına almış kaderlerini değiştirecek olan ancak oyun dışı düzenler değil midir?
Temelde insan var
Aslında zikredilen muhakeme biçimi hiç kimseye yabancı değildir. Hatta ülkeler dahi, zorlu süreçler sonunda elde edilen başarılarının ya da talihsiz kayıplarının tarihî anlatısını benzer bir ruh hali içinde oluştururlar. Başarılar onların öz güçlerinin, dehalarının ürünüyken yenilgiler bir ihanetler ve entrikalar manzumesidir. Ne de olsa hepsinin temelinde “insan” var; spor ya da ülke bağlamı zamana ilişkin akıl yürütme biçimini değiştirmiyor.
Futbolun seyirlik niteliği dolayısı ile spor sayılamayacağı görüşü yanlış değildir. Yirmi iki kişinin oyununu on binler seyrederken spor sayılacak yegane faaliyetlerinin zaman zaman haykırma, oturduğu yerden ayağa fırlama, adrenalin düzeylerindeki yükselmeden ibaret olması onları sporla ilgili hale getirebilir mi? Futbolun arkasında müthiş bir endüstrinin oluştuğu herkesçe malum. Taraftar oluşturma politikalarının insanları statlara çekme, ilgili takıma ait çeşitli malların bir tüketicisi haline getirme, reklam pastasından daha büyük bir pay alabilmek için ajitatif unsurlar olarak taraftarları örgütleme hemen ilk elde akla gelen örnekler. Gazetelerin birçok sayfasının futbola ayrılması, futbol için dergiler çıkartılması, bu konuda TV kanallarında müthiş bir rekabet yaşanması futbolun endüstri boyutunu zenginleştiren diğer unsurlar arasındadır. Keza futbol, siyasal iktidarlar için kimi zaman bir örtmece rolünü yerine getirebilmektedir. Onlar yönetimlerinin sonuçlarından olumsuz şekilde etkilenen geniş yığınlara futboldaki zaferi gerçek hayattaki başarısızlıklarının bir telafisi olarak sunarlar. Tuttuğu takımın başarısından memnun olan birçok insan bu moraliteyi hayatın dünyeviliğini reddetmede bir vesile olarak görmeye hazırdır. “Kendisi bir lokma ekmeğin ardından o kadar koşturuyor olsa da ne gam, takımı şampiyon olmuştur ya, bu her şeye değer”dir.
Eğlenme ihtiyacı
Bu çerçevede futbola daha birçok eleştiri getirilebilir. Burada ıskalanan, geniş yığınların eğlenme ihtiyacı ile “hayat” dediğimiz kulvarın hoş ve boş işlere duyduğu derin ihtiyaçtır. Bir an günümüzün modern dünyasında futbolun buhar olup uçtuğunu düşünelim. Böyle bir durumda sadece üretim/tüketim ilişkileri değişmeyecektir, aynı zamanda insanların eğlenme ve başkalarıyla ilişki kurma imkanları da önemli ölçüde zaafa uğrayacaktır. Çeşitli toplumsal mekanlarda futbol üzerine konuşma, insan ilişkilerinin en önemli içeriklerinden birini oluşturduğu gibi, gündelik hayatın baskısını, gerginliğini, sıkıcılığını da bir ölçüde azaltır, hayatın asık yüzünü az çok gülümser hale getirir.
Yine futbolun, bir bakıma dama, satranç gibi oyunlara benzer bir yanı da vardır. Az çok oyuncuları tanıyan, takımların oynama biçimlerini gözetleyen, bu konuda farklı üstatların stratejilerini okuyanlar son tahlilde kendi kişisel tarzlarını geliştirerek birbirleriyle hayali karşılaşmalar yaparlar. Filan oyuncuyu aslında orta sahada değil de sağ kanatta kullanma, falan oyuncuya ilk on birde yer verme, sahaya “dört dört iki” değil de “beş üç iki” şeklinde dizilmek gerektiği yolundaki fikirler, sahiplerine kısa bir zaman için de olsa kişisel bir başarıyı hayal etme imkanını verir. Üstelik bu, popüler teknik direktörün bir türlü beceremediği bir iştir. İnsanlar bir yandan gündelik rutini sürdürürken diğer yandan futbolun zeka kulvarlarında koşturup, alternatif zafer senaryolarıyla kendilerine henüz keşfedilmemiş bir deha muamelesi yaparlar. Sadece kendileri değil, yakınlarında yörelerinde bulunanlar da aynı tutuma ortak olmalı, kadri kıymeti bilinmemiş bu gizli aklı, insanlığın neler kaybettiğine dair bir acıma duygusu ve hayranlıkla görmesini isterler. Bu hoş bir oyundur, az çok, tebdil–i kıyafet yapmış padişahların halk katında sıradan bir insan gibi dolaşmalarındaki hazzı sunar sahiplerine.
'Denk olmayan güçler'
Bana gelince, bir eski Beşiktaşlı olarak bu hak edilmiş şampiyonluk üzerinden rakip takımların taraftarlarına yüklenmek için istim üzerinde bekliyorum. Adeta denk olmayan güçlerin savaşına benzeyecek bu söz oyunları gösterisi için ne yazık ki uygun bir ortam bulmakta zorlanıyorum. Daha bir süre öncesine kadar Galatasaray’ın şampiyonluğu üzerine “her bahse” girmeye hazır olan hocalarımız bugün daha yüce işlerle uğraştıkları gerekçesiyle hemen ortadan kayboluyorlar. Ne de olsa bir üniversitede görevliyim, belki de mazeretleri doğrudur.
03.06.2003
|