Siyaset bilimi terminolojisi ile ifade edecek olursak nepotizm (akraba kayırmacılık), kronizm (eş–dost kayırmacılık) ve partizanlık (siyasal kayırmacılık) maalesef ülkemizde tüm kamu kurum ve kuruluşlarında oldukça yaygın... Bugün ülkemizde adam kayırmacılık, iltimas veya torpil gibi uygulamalar artık öylesine yaygınlaşmış ki, toplumda bu türde girişimler ve eylemler ayıplanmak bir yana son derece normal karşılanabiliyor... Herhangi bir işe girerken, “torpil” aramak gayet doğal bir davranış olarak düşünülebiliyor!..
Peki üniversiteler ne durumda!..
Yüksek öğretim kurumları, diğer kamu kurum ve kuruluşlarından farklı değil. Yüksek lisans ve doktora giriş sınavları, araştırma görevlisi, yardımcı doçent, doçent ve profesör atamalarında kayırmacılık ve kollamacılık maalesef oldukça yaygın...
Bilim dünyasına açılan ilk kapılar yüksek lisans ve doktora giriş sınavları ile araştırma görevlisi sınavlarıdır. Bugün üniversitelerimizin pek çoğunda lisans–üstü eğitim (yüksek lisans ve doktora) giriş sınavları maalesef liyakat ve hakkaniyet ilkeleri göz ardı edilerek yürütülmektedir. LES ve ÜDS gibi nesnel kriterler getirilmesi çok olumlu olmakla birlikte uygulamada bu sınavların dışında, ayrıca başvurulan bilim dalında yapılan bilim sınavları ve mülakat sınavları ile hak etmeyen kişiler pekala yüksek lisans ve doktora eğitimine kabul edilmektedir. Özellikle bilim insanı yetiştirilmesinde doktora eğitimi ülkemizde öylesine dejenere olmuştur ki, takdiri ve keyfi düzmece jüriler oluşturularak doktora unvanları dağıtılmaktadır.
Araştırma görevlisi sınavları da maalesef liyakat ve adalet ilkeleri çoğu zaman göz ardı edilerek yapılmaktadır. Sınavlar, her fakültenin kendisi tarafından oluşturulmuş jüriler aracılığıyla yapılmaktadır. Mesleğe alınan kişi de, çoğunlukla –ve belki de daima– başvurulan (ana) bilim dalındaki jürinin takdirine ve isteğine bağlıdır. Araştırma görevlisi istihdamında nihayetinde yapılan mülakat sınavları belirleyici olmakta, dolayısıyla bilgi ve liyakat sahibi olmasa dahi arzu edilen kişi araştırma görevlisi olarak seçilmektedir.
Genel olarak ülkemizde öğretim üyeleri arasında şu yanlış düşünce oldukça yaygındır ve kurumsallaşmış bir uygulamadır: Araştırma görevlisi alımı, hocanın takdirine dayalı olmalıdır. Hoca, kendi anabilim dalına araştırma görevlisi alımında söz sahibi olmalıdır. Bana göre bu son derece yanlış bir düşüncedir. Böylesine bir sistemde, ister istemez torpil talepleri artmaktadır. Kendisine asistan (!) arayan hoca, bu sistemin doğruluğunu hiçbir şekilde sorgulamamaktadır.
Yardımcı doçentlik sınavlarında ise akıl almaz bir sistem işlemektedir. Mevcut sistemde yardımcı doçent atamaları kabaca şu şekilde yapılmaktadır:
Yardımcı doçentlik kadrosu bölüm ve dekanlıkların isteği üzerine rektörlükler tarafından ilan edilmektedir. Kadro ilanları genel olarak önceden o kadroya atanması düşünülen kişi için yapılmaktadır. Dekanlıklar, formalite gereği atamayı onaylayacak jüri tayin etmektedir. Jüri üyelerinin birisinin başka bir üniversiteden olması şartı da kılıfına uydurulmaktadır. Tanıdık–bildik bir öğretim üyesi jüri üyesi olarak davet edilmektedir. Özetle yardımcı doçentlik ile ilgili olarak mevcut sistemdeki sorunlar ve dahası yozlaşmalar şunlardır:
–Mevcut sistem hiçbir şekilde ahlaki değildir. Takdiri ve keyfi jüriler oluşturularak bilim adamı yetiştirilmesi asla doğru değildir.
–Diğer bir önemli husus, akademik rekabet ve akademik hareketlilik (mobilite) ile ilgilidir. Mevcut sistemde ilan edilen kadrolar rekabete açık değildir. Kadro ilanları, o üniversitede görev yapan ve kadroya atanması düşünülen kişiler için verilmektedir. Dışarıdan birisinin kadroya başvurması ve atanması çok küçük bir ihtimaldir. Böylesine rekabete açık olmayan bir kurum kültürü üniversitelerde maalesef kök salmıştır.
–Mevcut sistemde akademik atama ve yükseltilmeler için olması gereken objektif kurallar (kriterler) pek çok üniversitemizde mevcut değildir. Üniversiteler arasında atama kuralları ya da kriterleri konusunda bir standardizasyon söz konusu değildir.
Ne yapılmalı?
Lisans–üstü giriş sınavlarında ve akademik kariyerlerin tüm basamaklarında (araştırma görevlisi, yardımcı doçentlik, doçentlik ve profesörlük vs.) sınavlar ve daha önceden oluşturulmuş ve ilan edilmiş açık, adil, şeffaf, öngörülebilir kurallara bağlı olarak yapılmalıdır. Tüm üniversitelerde geçerli olacak asgari nesnel kriterler mevcut olmalıdır. Üniversiteler mevcut altyapılarına göre bu asgari koşulların üzerinde ilave kriterler getirebilmelidirler. Örneğin, yurtdışı yayın şartı tüm üniversiteler için geçerli olması gerçekçi olmayan, fakat gelişmiş üniversiteler için talep edilebilecek bir kriterdir.
Lisans–üstü (yüksek lisans ve doktora) ve araştırma görevlisi sınavları mutlaka merkezi seçme ve yerleştirme sınavları ile yapılmalıdır.
Daha açık olarak ifade etmek ve tekrarlamak gerekirse tüm öğretim elemanlarının işe alınmaları, akademik unvan elde etmeleri ve kadrolara atanmaları objektif (nesnel) performans kriterleri içeren Akademik Performans Değerlendirme Sistemi (APDS) adını verdiğimiz bir sistem çerçevesinde yapılmalıdır.
Meritokrasi
Görebildiğim ve gözleyebildiğim kadarıyla Türkiye’de üniversiteler, meritokratik yani liyakata dayalı yönetim ilkelerinden tamamen uzaklaşmıştır. Bu bir ülkenin geleceği için oldukça vahim bir durumdur. Üzülerek söylemeliyim ki, bu bilinen özel hakikati, görmezlikten gelmek kör görünmektir ve buna sessiz kalan bilim insanlarına asla yakışmaz. Yine bu özel hakikati, statükonun“Üniversitelerimiz yayın yapma yönünden çok büyük ilerlemeler kaydetmektedir.” şeklinde sunarak üniversitelerimizin iyi konumda olduğunu kamuoyuna aktarması doğru değildir. Ne yazık ki bu, özel hakikatleri, kamusal yalana dönüştürerek kamuoyunun bilgisini çarpıtmaktan başka bir şey değildir. (1)
Kamusal alanın (statükonun) da çok iyi bilmesi, kabul etmesi gereken hakikat şudur: Üniversitelerimiz akademik liyakata dayalı bir yönetimden ve uygulamalardan tamamen uzaklaşmıştır ve bu gün be gün daha da kötüye gitmektedir.
Konfüçyüs der ki: “Ülkenin Yol’u varken bilgili olur, ülkenin Yol’u yoksa, cahil olur.”
Gittiğimiz yol, YOL değildir.
(1) Timur Kuran’ın Özel Hakikatler ve Kamusal Yalanlar (Private Truths and Public Lies –The Social Consequences of Preference Falsification) adlı eserine atfen bu cümleleri kullanıyorum.
Prof. Dr., Dokuz Eylül Üniversitesi, http://www.canaktan.org
04.06.2003
|