2002 yılında yapılan geniş kapsamlı bir araştırmada Türk halkının yüzde 70’inin AB’ye tam üyeliğe sıcak baktığı ortaya çıkmıştır. AB’ye adaylık kapsamında olan 14 ülke arasında Türkiye, AB’ye en yakın halk kitlesini sinesinde barındıran ülkedir.
Maalesef aynı isteği AB ülkelerinden Türkiye’ye yönelik olarak göremiyoruz. Bu konuda en güvenilir kaynak, AB’nin yılda iki kez, mayıs ve kasım aylarında, AB kamuoyuna açıkladığı Eurobarometer araştırması sonuçları. Eurobarometer kapsamında AB sınırları içindeki 15 ülkenin halkını temsil eden nitelikte bir araştırma yapılmakta, AB halkının aday ülkelerden hangilerine sıcak hangilerine soğuk baktığı ortaya çıkarılmaktadır.
İstenmeyen ülke
Eurobarometer’in 2002 yılı Kasım ayında açıkladığı sonuçlara göre, tam üyeliği en çok istenen ülkelerin başında yüzde 56 ile Slovenya gelmekte, en az istenen ülkeyi de yüzde 31’lik oy oranıyla Türkiye oluşturmaktadır. Son 4 araştırmada Türkiye sonunculuktaki yerini korumuş buna karşılık ilk sıradaki ülkelerde belirli ölçülerde değişim yaşanmıştır.
Türkiye’nin istenme oranını 15 ülke bazında incelediğinizde ilginç sonuçlar ortaya çıkıyor. AB’nin Doğu Avrupa’ya yönelik genişlemesine soğuk bakan ve kaynak kaybından korkan Akdeniz ülkeleri Türkiye’nin tam üyeliğine daha fazla destek veriyorlar. İspanya halkının yüzde 48’i Türkiye’nin tam üyeliğine sıcak bakarken Portekiz’de bu yüzde 45, İtalya’da da yüzde 41’lik bir oranı oluşturmaktadır. Türkiye’nin eskiden en büyük karşıtı olan Yunanistan’da bile oran yüzde 28’lere çıkmaktadır.
Lüksemburglular
Buna karşılık Türkiye’nin tam üyeliğine en soğuk bakan 4 ülkenin konumu da ilginç. Türkiye’nin tam üyeliğine en soğuk bakan halk kitlesi Lüksemburglulardan oluşmakta. Lüksemburgluların yüzde 12’si Türkiye’nin tam üyeliğine sıcak bakarken Avusturya’da bu yüzde 14, Danimarka’da yüzde 16 ve Almanya’da yüzde 18’lik bir oranı oluşturmaktadır. 400 binlik nüfusuyla şu anda AB’nin en küçük ülkesi olan Lüksemburg’daki bu sonucu anlayışla karşılamak mümkündür.
Avusturya’da yapılan başka bir araştırma Avusturyalıların özellikle hâlâ Viyana kuşatmasının etkisinde kalıp Türk fobisinden kurtulamadıkları sonucunu ortaya çıkarmıştır. İnsan hakları konusunda hassasiyeti nedeniyle Türkiye’nin tam üyeliğine sıcak bakmayan Danimarka’dan sonra Almanya’nın konumu en ilginç durumu oluşturuyor.
Şu anda AB bütçesinin yüzde 26’sını karşılayan Almanya’nın bütçeden aldığı pay yüzde 9 civarındadır. 2002 Aralık ayında Federal Alman Hükümeti adına yapılan bir araştırmada Alman halkının yüzde 46’sının Türkiye’nin tam üyeliğine hayır derken yüzde 40’lık bir bölümünün de bu olaya sıcak baktığı ortaya çıkıyor. AB’nin motoru olan Almanya Türkiye açısından kazanılması gereken bir ülkedir.
Türkiye’ye yönelik önyargılar
Türkiye’nin tam üyeliğine ‘hayır’ diyenlerin en fazla tartıştıkları bir diğer konu da 67 milyonluk nüfusuyla Türkiye’nin gelecekte AB’nin en büyük ülkesi konumuna gelecek olmasının dışında, 780 bin kilometrekarelik yüzölçümüyle, Ermenistan, Gürcistan, İran, Irak ve Suriye’yle komşu olması.
Ayrıca “AB Hıristiyan değerler topluluğudur, Türkiye’nin yapısı buna uymaz “tezi hâlâ tartışılan konular arasındadır. Roma Anlaşması’nın 237. Maddesi’ne göre Avrupa ile sınırı olan ve demokrasiyle yönetilen her ülkenin tam üyeliğe müracaat hakkı vardır. Bu açıdan AB’nin bu yaklaşımı gerçekleri yansıtmamaktadır. Şu anda 376 milyondan oluşan AB nüfusu arasında 14 milyon Müslüman yaşamaktadır.
Euro–İslam
Avrupalı Müslümanlar yaşadıkları ülkelere uyum sağlayan, radikalizme eğilimi olmayan kitleleri oluşturmaktadır. 5 ana maddede ortaya çıkarılan ve Göttingen’deki öğretim üyesi Prof. Dr. Bassam Tibi tarafından ortaya konulan Euro–İslam öğelerinin başında Avrupa’da yaşayan Müslümanların endüstri toplumunun değer yargılarına uyum göstermeleri ilk adımı oluşturmaktadır. İkinci adımda yaşanılan ülkelerin anayasasına bağlılık, üçüncü adımda demokrasiyi özümseme ve çoğulcu yapıyı kabul etme geliyor. Dördüncü olarak Müslümanların laik İslam’ı temsil ettikleri, beşinci olarak da Avrupa’da artık şeriatçı kabul etmediklerinden yola çıkılıyor.
Türkiye’nin gayri resmi olarak AB’nin 16. üyesi olduğu ortaya çıkmaktadır. Buna göre 43 yıllık bir göç tarihi sonucu AB sınırları içinde 3 milyon 850 bine yakın Türk kökenli insan yaşamakta ve bunların 1 milyon 300 bini de içinde yaşadıkları ülkenin vatandaşlığını almış bulunmaktadırlar.
Yeni hükümet ve tam üyelik
Kasım 2002 yılı seçimlerinden yüze 34’lük bir oy oranıyla çıkan ve parlamentonun neredeyse 2/3’lük çoğunluğunu oluşturan AK Parti’nin Avrupa Birliği nezdinde bıraktığı izlenim olumludur. Özellikle seçimlerden hemen sonra AK Parti Başkanı Tayyip Erdoğan’ın 16 gün içinde 14 Avrupa Birliği ülkesinin başkentlerine gidip liderlerle görüşmesi, bu ülkelerde Türkiye’nin yeni hükümetinin de AB’ye tam üyelik hedefi güttüğünü göstermesi açısından önemliydi.
Türkiye’ye yönelik bu önyargıla rın ötesinde AB–Türkiye ilişkilerinde yeni bir dönem de Irak Savaşı’yla başladı. Avrupa Birliği genel olarak Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararı olmadan savaşa ‘hayır’ diyen politikasına devam ederken Almanya ve Fransa savaşı her şartta reddeden bir tutum içine girdiler, buna karşılık AB’nin dış politik yaklaşımında tarihi bir çatlak 2003 yılı başında ABD’nin her şekilde savaş kararı vermesinden sonra başladı. Tony Blair’in başını çektiği İngiltere’nin Amerika yanlısı tutumu İtalya, İspanya ve Portekiz gibi ülkeler tarafından da desteklendi. Esas gelişme de AB’nin gelecekteki yeni üyelerinin, başta büyük ölçüde Almanya’nın katkılarıyla AB fonlarından yararlanan Polonya olmak üzere Amerikan yanlısı tutumları sonrası ortaya çıktı. Türkiye’de bu konudaki gelişmeler AB nezdinde büyük ölçüde yankı buldu. Türkiye Hükümeti Amerika Birleşik Devletleri’ne ekonomik tüm bağımlılığına rağmen savaşa ‘hayır’ diyen bir tutumu başarıyla sergiledi.
Avrupa Birliği ve aday ülkeleri arasında Irak’a 353 km tek sınırı olan Türkiye, parlamentoda 2 karar taslağında da savaşa hayır tavrı sergiledi. Bu da Almanya ve Fransa gibi AB Bütçesi’nin yüzde 41’ini sağlayan ve nüfus açısından AB nüfusunun 1/3’ünü oluşturan bu dev ülkelere, Türkiye’nin Avrupai yaklaşımını bir kez daha göstermiş oldu.
Avrupalı ülke
Türkiye’nin sergilediği tutum, başta Kuzey Irak’ta kurulacak Kürt devleti olmak üzere ABD’nin Kuzey Irak’ın inşasındaki ihaleleri Türkiye’ye vermemesi, Türkiye’ye karşı IMF’yi etkilemesi gibi birçok konuda aleyhine de olsa Avrupalı bir ülke olduğunu ciddi şekilde ortaya koymasını sağlamıştır.
Genel olarak baktığımızda Avrupa Birliği 14 Nisan 1987’de tam üyelik için müracaatımızı kabul ederek 12 Aralık 1999 Helsinki Zirvesi’nde aday statümüzün altını çizip Kopenhag Zirvesi’nde de Türkiye’ye şartların yerine getirilmesi halinde tarih verilmesi kararından sonra artık AB çerçevesinde ciddi bir konuma gelmiş bulunmaktadır. Türkiye’nin yolunu bundan sonra ancak Türkiye’nin kendisi kesebilir.
Halkın ve sivil toplum örgütlerinin büyük bir homojenlik içinde tam üyelik konusunda ağır bastığı Türkiye, 2004 Aralık ayında görüşmeler için tarih alıp en geç 2005 Mart ayında görüşmelere başlayabilir. 2005 –2007 yılları arasında görüşmeleri tamamlayacak Türkiye en erken 2007 yılı sonunda fakat en geç 1 Ocak 2010 tarihinde 28’lerin Avrupa Birliği’nde yerini alacaktır. Buna göre 2010 yılında nüfusu 550 milyonu bulacak olan AB’de Türkiye 29 oy hakkı, bir komiser ve 74 parlamenteriyle yer alacak. Bölgede bir denge unsuru olan Türkiye’nin yolunu ancak Türkiye’deki iç sorunlar iç çekişmeler kesebilir, ayrıca Kıbrıs konusunda da ciddi bir şekilde atılımlar içine giren Türkiye 1 Mayıs 2004 yılına kadar Kıbrıs sorununu da akılcı bir şekilde çözecektir.
Prof. Dr., Türkiye Araştırmalar Merkezi Direktörü
05.06.2003
|