İNTERNETİN İLK TÜRK GAZETESİ
14.06.2003
Cumartesi
  For English
  Ana Sayfa
  Haberler
  Ekonomi
  Dış Haberler
  Politika
  Kadın-Aile
  Kültür Sanat
  Televizyon
  Spor
  Yazarlar
  Yorumlar
  Çizgi-Yorum
 
  Akademi
  Bilişim
  Eğitim
  Otomobil
  Röportaj
  Tüketici Masası
  Okur Hattı
 
  Bölge Haberleri

  Dünyada Zaman

 
  Arşiv Arama
  Abone Formu
  About Us
  Reklam
  Künye / İletisim
  Hava Durumu
  Namaz Vakitleri
  E - Kart
  Sanat Galerisi

ZAMAN KiTAP

YAZARLAR


ŞAHİN ALPAY s.alpay@zaman.com.tr
 

ABD’ye gereken vizyon

Bush yönetiminin izlediği politikalara yalnızca Irak’ta değil, tümüyle karşıyım. Bu yönetim ABD’yi ve dünyayı yanlış yöne götürüyor. Öyle ki, açık toplum için mücadelenin ABD’den başlaması gerekiyor.


Totaliter ideolojiler açık topluma büyük bir tehdit oluşturdular, çünkü mutlak gerçeği keşfettikleri iddiasındaydılar. Oysa insanoğlu mutlak gerçeğe hiçbir zaman ulaşamaz. Mutlak gerçeği ellerinde tuttuklarını iddia edenler, bunu başkalarına ancak zor kullanarak kabul ettirebilirler. Özgürlük ve demokrasi ilkelerinin temelinde, her zaman yanılıyor olabileceğimiz anlayışı yatar.

Bush, yanılıyor olabileceğini kabul etmiyor ve farklı görüşlere hiç tahammülü yok. Rumsfeld görüşlerini paylaşmayan müttefikleri aşağılıyor, uluslararası işbirliğinden tiksiniyor. Ashcroft çıkardığı kanunlara muhalefet edenleri düşmana yardım etmekle suçluyor. Bunlar, açık toplumdan değil aşırılıktan yana olanların tavırlarıdır.

Bush yönetiminin politikaları yanlıştır, çünkü hatalı bir ideolojiye dayanmaktadır. Yönetime egemen olan bir hizip, uluslararası ilişkilerin kuvvet ilişkileri olduğuna inanıyor. En güçlü ülke olduğu için, ABD’nin iradesini dünyaya kabul ettirmeye hakkı olduğunu savunuyor. İnsanları askeri güçle sindirmek mümkün olabilir, ama sağlıklı bir toplum kuvvet üzerine kurulamaz. Hak, kuvvetten doğmaz. Bush ise, buna inanıyor. Aynı inancı paylaşan Ariel Şaron bakın İsrail’i ne hale getirdi.

Bush yönetiminin bağlı olduğu jeopolitik realizm teorisine göre, devletlerin ilkeleri değil çıkarları vardır. Ancak insanlığın milli çıkarları aşan ortak çıkarları olduğu yadsınamaz. Karşılıklı bağımlılığın giderek arttığı bir dünyada yaşıyoruz. Dünyamızı daha yaşanır hale getirme ihtiyacı 11 Eylül’den önce de vardı, ancak artan terörizm tehlikesi uluslararası işbirliğini daha da gerekli kıldı.

Tek süperdevlet olarak ABD’nin vizyonu, global açık toplumun öncülüğü olmalı. Hiçbir ülke tek başına dünyanın polisi ya da hamisi olamaz. Onun için ABD uluslararası işbirliğini savunmalı, bunun külfetini paylaşmalı, başkalarından uymalarını istediği kurallara önce kendi uymalı, öteki ülkelerin farklı görüş ve çıkarları olduğunu kabul etmelidir.

Saddam’ın silahsızlandırılması gerekliydi, ama Bush yönetiminin yaptığı biçimde değil. Askeri güç kullanımı her zaman son çare olmalı. Bush, işgal yoluyla Irak’a demokrasi getireceğini söylüyor. Ancak demokrasi dışarıdan dayatılamaz. İşgal kolaydır, ama sonra ne olacağını düşünmek gerekir.

Ne yazık ki terör tehdidi, Amerikan halkının düşünmeksizin başkanın arkasında saf tutmasına yol açtı. Bush yönetimi, terör korkusunu kullanarak halktan destek sağlıyor.

İnsanlığın ilerlemesi için ABD’nin dünyada sorumlu ve yapıcı bir rol oynaması gerekir. Global açık toplumun öncülüğü ABD’yi terör saldırılarından korumaz, ama yapıcı bir rol oynarsa ABD yeniden dünyanın saygı ve desteğini sağlayabilir. Bu terörle mücadeleyi de kolaylaştıracaktır.

Bush’un dünya egemenliği vizyonu Amerikan değerleriyle de çelişiyor. ABD açık bir toplumdur. Birtakım aşırı sağcı ideologların yönetime hakim olması ABD’yi totaliter bir diktatörlük haline getirmez. Ne var ki açık toplum, içinde yaşayanlar ona inanmadığı takdirde ayakta kalamaz.

* * *

Yukarıda aktardığım görüşler, dünyaca ünlü Amerikalı finansçı, kazandığı milyarlarca doları dünyada açık toplumun güçlenmesi için çalışan Açık Toplum Enstitüsü’ne vakfeden (tıpkı Wolfowitz ve Perle gibi Yahudi kökenli) George Soros’a ait. American Prospect adlı derginin 1 Haziran tarihli son sayısında yayımlanan “Amerika’nın Global Rolü” başlıklı makalesinden alınma.

Dünyanın her yerindeki dostları ABD’den, Wolfowitz ve Perle gibi aşırı sağcı ideologların bakış açısını terk etmesini, Soros’un önerdiği vizyonu benimsemesini bekliyor. Clinton’un, Schröder ve (Irak savaşı öncesindeki) Blair ile paylaştığı “Üçüncü Yol” fikri, Soros’un vizyonuna yakındı. Ne yazık ki, 11 Eylül saldırılarını fırsat bilen aşırı sağcı klik, Amerikan toplumunu esir aldı. Bakalım ABD bu kâbustan ne zaman uyanacak.

14.06.2003

ALİ BULAÇ a.bulac@zaman.com.tr
 

Cengiz Aytmatov’la

Geçen hafta “Kültürlerarası Diyalog Formu” çerçevesinde katıldığım Kazakistan gezisi benim için birkaç açıdan önemli oldu.


En başta Cengiz Aytmatov, Muhtar Şahanov vb. aydınları daha yakından tanıma fırsatını buldum. Geçen sene Diyalog Avrasya’nın Antalya toplantısında açıkça Rus entelektüellerine göre Türki cumhuriyetlerden gelenler bana daha zayıf görünmüştü. Birbirimizi yeni tanıyoruz. Almatı’da Orta Asya cumhuriyetlerinde bizim tanımadığımız çok iyi entelektüeller olduğunu anladım.

Yıllardır eserlerini okuduğum dünya çapındaki Kırgız yazar Cengiz Aytmatov’la tanışmak, oturup onunla sohbet etmek benim için ayrı bir mutluluktu. Aytmatov’la tanışmamıza ilginç bir konu vesile oldu.

Cuma günü öğleden sonra Kazakistan Bilimler Akademisi’nde tebliğimin özetini vermek üzere kürsüye ağır aksak yürüyerek gittiğimde Aytmatov’un dikkatini çekmişim. 9 sahifelik yazılı tebliğimin kısa bir özetini yaptım ve benden sonraki konuşma ve tartışmaları bekleyemeden otele dönmek zorunda kaldım. Akşam lobide Cengiz Aytmatov yanıma geldi ve rahatsızlığımı sordu. “Şeker” deyince bir kahkaha patlatıp sordu: “Ne zamandan beri şekersin?” “7 ay” dedim, yine güldü: “Ben 10 yıldır şekerim.” dedi. Görünüşe bakılırsa durumum ondan iyi gözüküyordu, çünkü onunki 230, benimki 138. Ama benden daha dinç olduğu muhakkak. Kullandığım ilaçları sordu, çıkardım masanın üstüne 13 ilaç dizdim. O da iki cebinden bir o kadar ilaç çıkardı, bana gösterdi.

Aytmatov, efsanevi bir edebiyatçı. Kitapları dünyanın birçok diline çevrilmiş. Kırgız’dır, ama bütün Türki cumhuriyetler, hatta Ruslar da ona sahip çıkar. Sovyet zamanında usta bir rejim eleştirmeniydi; 1989’dan sonra gelen nisbi özgürlük ve rahatlığın sahteliğinin ilk farkına varanlardan biri Aytmatov oldu. Birçok Rus seçkin yazar ve sanatçı gibi, o da komünizmin geri dönülmeye değer bir rejim olmadığını düşünüyor, ama komünizmden sonra gelenin de “derde deva” olmadığını görüyor, bunu telaffuz ediyor.

Aytmatov, bir şeyin daha farkında, eskiden rejim muhalifi olmak Batı dünyası nezdinde itibarlı bir şeydi; bugünse riskli. Çünkü modern dünyaya karşı bir tutum içinde olmak demek Batı’nın küreselleşme veya insan hakları, demokrasi ve serbest piyasa olarak yücelttiği değerlere karşı olmakla aynı şey demektir. Eskiden neredeyse her kitabının 2 veya 3 milyon sattığını söylüyor, bugün ancak 10 bin satabiliyor.

Aytmatov’a göre serbest piyasa ekonomisi ve arkasından boca edilen kültür, iyi ve insanlık için gerekli bütün değerleri yerle bir etmektedir. Kalitenin yerini hacim almakta, her şey maddi büyüme, kazanç dürtüsü ve yaygın tüketimle ölçülebilir hale gelmektedir. Aytmatov, eskiden hiç belirgin değilken, bugün açık biçimde “kökler”den bahsediyor, ilahi/metafizik derinliğin aşkın kaynaklarına göndermelerde bulunuyor. Bu açıdan en son yazdığı “Kassandra Damgası” adlı roman buna ilginç bir örnek sayılır.

Yeni romanındaki kahramanı Halil Cibran’ın “Derviş”indeki “El Mustafa”ya, “yarı peygamber” bir yol göstericiye benzettim. Katıldı ve “Tam bir peygamber.” diye tashih etti. Fakat ilginç olan şu ki, genç nesiller peygamberi anlamıyor, dünyayı hegemonyası altına almaya çalışan ABD’nin küresel kültürü de “peygamber” yerine “terörist”i ikame etmek istiyor. Aytmatov, buna canının çok sıkıldığını söylüyor.

Sohbetimizin sonunda, “Sen beni nasıl oluyor da bu kadar iyi tanıyorsun?” diye hayretle sordu. Kendisini yakından takip ettiğimi söyledim. Memnun oldu ve “Birbirimizi hep yakından takip edelim.” dedi. Ortak köklerimize doğru yola çıkmak lazım.

14.06.2003

M. NEDİM HAZAR n.hazar@zaman.com.tr
 

ABD İran’a saldıracak mı?

Son zamanlarda sorulan soruların başında bu geliyor. Bildiğiniz gibi Rumsfeld, ‘Amerika dünyanın süper gücüdür, bu nedenle gücünü, dünyanın her tarafında, kendi çıkarları için kullanmalıdır.’ diyor.


Onun için, Amerika’nın çıkarlarını gerçekleştirmek için diplomatik çözüm tercihi mümkün olduğu halde, bu ekibin istedikleri yere askeri müdahaleye hevesli ve hazır bulunmak istemelerini anlamak zor değil.

İngiliz savunma uzmanı, Simon Pearson’un Topyekün Savaş isimli kitabı, 2002– 2006 yılları arasında geçeceğini öngördüğü, bütün bir dünyanın giriştiği bir savaşın senaryosu gibi. Çizilen gelecek tarihi pek makul gözükmese de özellikle askeri planlamacılar tarafından mutlaka okunması gereken bir kitap. Özellikle Batılı uzmanların İslam dünyasını nasıl algıladığının anlaşılması bakımından...

1999 yılında Coronet Book’s tarafından yayımlanan ‘Topyekün Savaş 2006’ kitabı özellikle son zamanlarda Ortadoğu’da beliren savaş riskinden sonra yeniden anlam kazandı. Zira kitapta dünyayı bekleyen savaş ihtimalleri ile ilgili son derece önemli değerlendirmeler bulunuyor. Kitap ilginç bir şekilde ABD’nin Irak’tan sonra, İran’a da saldıracağını öngörmüş. Yani plana adım adım yaklaşılıyor. Nitekim İran’da yaşanan gelişmeler de bölgede yaşanacak değişimin habercisi gibi gözüküyor. Ama unutulmamalı ki, İran Irak değil.

ABD’de son derece etkin olan Rumsfeld ekolü, BM’nin Irak’ta kitle imha silahlarını teftiş etmelerini gereksiz ve zaman kaybı olarak gördükleri için karşı çıktılar. Terörü yok etmek ve Ortadoğu’ya demokrasiyi getirmek iddiasıyla Irak Savaşı’nı başlatmayı başardılar.

Rumsfeld’in bu siyaseti, Şaron ve İsrail hükümetinin Arafat’la hiçbir konuda görüşmemeyi ve Filistinlilere karşı kullandıkları katı askeri saldırıları destekledi. Aynı siyaset şimdi İran’ı tehdit ediyor. Ancak bilindiği gibi Powell ekolü bu siyasete muhalefet etti. ABD’nin Irak’ta bulunmasını uluslararası meşruiyete bağlama taraftarı oldu. Powell, İsrail ile Filistin arasındaki problemleri de bölgedeki Arap ülkelerinin de katılımlarıyla barışçı diplomatik yollarla çözülmesini savunuyor.

Bu iki ekol arasındaki ihtilaflar dünyanın diğer bölgelerine ve konularına da uzanıyor: Kuzey Kore konusunda Powell, görüşmeler yoluyla problemleri çözme taraftarı iken, sertlik taraftarı olan Rumsfeld ekolü ise, bu konuda Amerika’nın tek taraflı olarak hareket etmesini öngörüyor. Çin 2001’de ABD’nin bir casus uçağını zorunlu inişe mecbur edince, Powell, Rumsfeld’in tutumunun aksine diplomatik girişimler sonucunda uçağı serbest bıraktırarak olayı tatlıya bağlamıştı.

Bölgede yaşanan gelişmelere bakılırsa ABD’nin bu iki siyasi ekolü arasındaki mücadeleyi, Rumsfeld ekibi kazandı. Powell savunma, Rumsfeld ise, hücum konumuna girmiş oldu. Irak Savaşı’nın beklenenden daha çabuk olması, şahinlerin gözlerini İran’a çevirmesine neden oldu.

Acaba Irak, Batı yanlısı ve Rumsfeld’in vaat ettiği demokratik bir devlete dönüşecek mi? İkincisi, İsrail–Filistin barış için bir ilerleme kayıt edilecek mi? Üçüncüsü, teröre karşı başlatılan savaş kazanılacak mı, Amerika çıkarları terörist saldırılardan uzak kalacak mı? Dördüncüsü, Suriye ve İran gibi ülkeler Amerika’nın isteklerine uygun bir şekilde siyasetlerini değiştirecekler mi? Beşinci ve en önemli etken, 2004 başkanlık seçimlerine etki yapacak Amerikan ekonomisidir. Bilindiği gibi Amerikan siyaseti iç meselelere bağlıdır ve bunun başında da ekonomi gelir. Baba Bush’u hatırlayalım, Birinci Körfez Savaşı’ndan zaferle döndü; ancak 1992 başkanlık seçimlerinde hezimete uğradı.

Ortadoğu karışıyor ve belki de dünya tarihinin bu en karışık durumu Türkiye’nin yanı başında cereyan ediyor. Öyle görülüyor ki, Türkiye’yi de, Ortadoğu’yu da çok tehlikeli günler bekliyor.

14.06.2003

A. TURAN ALKAN t.alkan@zaman.com.tr
 

“Y.A.”ya ağabey nasihati: “Büyü de gel çocuğum”

Medâr–ı iftiharımız “Kangal Köpeği”ni saymazsak, Murat 124 marka bir otomobilin arka koltuğunda veterinere götürülürken işbilir bir gazetecinin objektifine yakalanan “Dana Ferhat” hadisesinden sonra Sivas, yeniden medyanın ilgi odağı olmayı başardı; duymadıysanız şaşarım:


12 yaşında bir çocuk, tahta çamaşır mandallarından imal ettiği bir elektrikli sandalye projesi ile iki günde meşhur oldu. Sadece o değil, sene sonu sergisini hazırlayan komisyon üyeleri, öğretmenleri, müdürü, hatta Y.A.’nın babası ve annesi bile neredeyse infaz tahtasına çivilendi.

Aferin, bravo, tebrikler!

Gören zanneder ki bu toplum, her nevi şiddete karşı şuurlu bir medeni davranış kalıbı benimsemiş, ince insani hassasiyetlere sahiptir. Çocuklara satılan oyuncakları, internet kıraathanelerinde (!) veya şahsi bilgisayarlarda oynanan sanal oyunları, çizgi–romanları bile denetler, çocukların ruh sağlığına saygı duyar!

“Counter strike” diye bir oyun var; bu oyun ülkenin bütün internet kıraathanelerinin ekmek sebebi. Üçlü, beşli, onlu takımlar halinde oynanıyor; oyun, her bilgisayar kullanıcısının, güyâ düşmanı öldüren bir katil rolünü üstlenmesi üzerine kurulu. Ne kadar çok adam öldürürseniz, o kadar başarılı sayılıyorsunuz. Oyunun grafik standartları yüksek, silahlar, patlama sesleri, kurşunu yiyen düşmanın vücudundan kan fışkırması ve ardından “hıngg” sesi çıkararak ölmesini canlandıran efektler birer “digital teknoloji” şaheseri. Galiba bu oyun, özel harekat timlerini eğitmek maksadıyla tasarlanmış da sonradan kötü yola düşerek çoluk–çocuğun eline geçmiş.

Çocuğa resmen adam öldürme zevki telkin eden bir oyun bu; üstelik serbest ve ülkenin bütün internet kıraathanelerinde.

Günün en gözde saatlerinde televizyonlarımız harıl harıl şiddet sahneleriyle dolu filmler göstererek seyirci kapmaya çalışırlar, kimse görmez. Yerli diziler derseniz “başına sıkarım, ümüğüne çökerim, ayağını yerden keserim” tehdidiyle ikide bir eşek kadar tabancasını çekip sağa sola ateş eden, irin bakışlı kriminal tiplerden geçilmiyor. Sonra kalkıp Y.A.’yı, ailesini, öğretmenlerini ipe çekiyoruz. Bir de çocuğun ismini “Y.A.” şeklinde kısaltmayla yazarak, güya kanuni korumadan istifade ettirmezler mi? Her gazetede, televizyonda boy boy resim ve görüntüleri yayınlanmış, babasının adı, işyeri afişe edilmiş; nezâketin bu derecesi göz yaşartıcı doğrusu.

Peki haber bültenlerine ne demeli; benim bile görmeyi içimin kaldırmadığı şiddet sahneleri gösterildi iki gün önce: Bilmem nerede bir çocuk bakıcısı, el kadar sabîye işkence etmiş de gizli kamera ile tesbit eden ebeveyni basına vermiş; bizimkiler mal bulmuş Mağribi gibi yayınlıyorlar. İntihar edenler mi istersiniz, sokak ortasında kurşunlananlar, kavga edenler mi, hepsi haber bültenlerinde mebzûl.

Sevgili Y.A. kardeşim; henüz küçüksün, aklın ermemiş, usûl hatâsı yapmışsın. Gel sana biraz akıl vereyim de bu işlerin nasıl yapıldığını öğren.

Belli ki meraklı, hatta kabiliyetlisin. Erginlik çağını geçinceye kadar sabret; daha sonra internette bir web sitesi açar, senden yaşça üç kere daha büyük abilerinin yaptığı gibi “evinizde nasıl Cruise füzesi imal edebilirsiniz” veya “elli dolara nasıl alev makinası, tahrip bombası, bubi tuzağı yapabilirsiniz” cinsinden sivri fikirlerini rahatça sergileyebilirsin; kimse bir şey demez, hatta bravo bile derler; belki haberin yoktur, internette atom bombasının tarifi bile yapılıyor. Serbest!

Daha profesyonel çalışmak, daha büyük tahribatlar yapmak istiyorsan silah sanayii işkoluna bir yerinden girmen gerek. Mesela binalara zarar vermeden içindekileri öldüren bir silah yaparsan –ki vaktiyle yapılmıştı–, sana madalya bile verirler; herkes sana saygı duyar. Yeterince sermaye bulursan şirket kurarsın, silah ticareti yapar, sosyeteye katılırsın, o zaman kimse seni, “a, bücüre bak, elektrikli iskemle yapmış” diye ayıplayamaz.

En iyisi siyasete atıl; ne kadar öldürücü silah yaparsan yap, sonuçta o silahları kullanmaya politikacılar karar verirler. Savaş kararlarını onlar alır, binlerce, milyonlarca insanın ölümüne imza atarlar da kimse hesabını sormaz: Ne âlâ!

Terörist de olabilirsin ama tavsiye etmem; çok risklidir. Birileri sana “vur, öldür; sen öldürdükçe halkına iyilik etmiş oluyorsun” diyeceklerdir. Büyük büyük adamların mantıkları böyle gariplikler de üretebilir. Neticede bir köşede ölüp gitmezsen, birileri seni kahraman ilan eder.

* * *

Sen bunca caanım seçeneği bir tarafa bırakıp, çamaşır mandalından elektrikli iskemle icad ediyorsun; o keşif daha önce yapıldı evlâdım. Ne bileyim, şöyle daha sofistike, daha duyulmamış, daha öldürücü bir şey icad etseydin, bizim de yaklaşımımız farklı olurdu elbette.

Çocuksun, bilememişsin; büyü de gel bu canavarlar panayırına!

14.06.2003

HEKİMOĞLU İSMAİL .
 

Nasihat

Yaşlanan, tecrübe edinen bazı kimseler nasihat vermeyi çok sever. Nasihat vermek kolaydır, dinlemek zordur. Özellikle hocaların vaazı, yaşlıların öğütleri zor dinlenir.


Çünkü gençlerde enaniyet vardır, tenkit edilmeyi sevmezler. Dille yapılan nasihatler çok sıkıcıdır, çünkü nasihat eden kendini büyük zannederken, nasihati dinleyen ezildikçe ezilir. Ebeveynler çocuklarına nasihat etmeyi çok sever. Çocuklar da bu yüzden ebeveynleri bir şeyler anlatmak istediği zaman dinlemek istemez. Bu çıkmazdan kurtulmak için nasihati öncelikle kendimize vermemiz gerekir.

Mesela bir gün aynanın karşısına geçip, aynadaki görüntümüze hatalarımızı bir bir sayabiliriz. Hatta bu konuşmayı kasete kaydedip bir süre sonra dinlemeliyiz. Geçenlerde bir şahısla konuşurken sevmediği yazarları sıraladı. ‘Neden sevmiyorsun?’ dediğimde yazılarının öğüt verici olduğunu söyledi. Bir konuyu izah etmek başka, şöyle yap böyle yap demek daha başkadır. Meyveler sağlığımız için çok faydalı. Ama meyveler faydalı olduklarını bize anlatmadı. Biz denedik ve faydalı olduklarına inandık. Sigara içen bir babanın. oğluna, ‘sigara içme’ demesi ne kadar anlamsızdır. Bir zamanlar bir baba oğluna demiş ki: “Oğlum sakın sinemaya gitme. Orada senin görmemen gereken şeyler vardır.” Çocuk da bu söze uymuş, sinemaya gitmiyormuş. Bir gün arkadaşının ısrarı ile sinemaya gidiyor. Girmesi ile çıkması bir olmuş. Arkadaşı merakla sormuş “İçerde görmemen gereken neydi?” diye. Çocuk “ İçerde babam vardı.” diye cevap vermiş. İşte birçok öğütler böyledir.

Bir anne tanırım. Çocuklarına bol bol nasihat verirdi. Bir başka anne ise çocuklarına nasihat etmezdi. Sadece çocuğunun dersini takip eder, hemen kitabı alıp birlikte ders çalışmaya başlardı. Bu annenin çocuğu daha başarılı oldu.

Enaniyet devrinde yaşadığımızı bilmek gerek. Yani bu devirde herkes ben bilirim, ben yaparım der ve kimseyi dinlemez. Bu durum toplu çalışmaları, beraber iş yapmaları, aile hayatını menfi şekilde etkilemektedir. Kendini beğenenlerle yapacak hiçbir şey yoktur.

Başarılı bir işadamı tanıyordum. Ağzından hayır kelimesi çok az çıkardı. Masasının üzerinde şöyle bir yazı görmüştüm: “Özür dileyeceğin sözü söyleme.” Alimlerle bir arada olduğum zaman talebelerini tenkit etmediklerini gördüm. Kur’an ve hadis üzerinden anlatıyorlardı. Anlatırken “Elhamdülillah bugün erken kalktım. Namaza kadar Kur’an okudum, çok rahatladım.” derken aslında sabah namazlarını kaçırmayın, erken kalkın, Kur’an okuyun, namaz kılın demek istiyordu. Bu metodu çok beğenmiştim. Enaniyetin en belli alameti gururdur. Bu insanlar kendini üstün kabul eder. Artık ona bir şey anlatılamaz. Çocuklarımıza örnek olabilmemiz için öncelikle kendimize çekidüzen vermemiz gerekir.

14.06.2003

ALİ ÇOLAK a.colak@zaman.com.tr
 

Kavak yelleri iyi de!..

Hiç aklımda yoktu kavaklar üstüne yazmak; onlar tutup o inatçı pamukçuklarını üzerime salmasaydı. Adamakıllı bir göz nezlesi oldum mu! Durun bir yazayım da haddinizi bildireyim sizin...


Yaz başı geldi mi şımarıveriyor bunlar. Hep bir elden, sözleşmiş gibi o küçücük, mini minnacık pamukçuklarını salıveriyorlar ortalığa. Sizi gidi pervasızlar! Göz gözü görmez oluyor. Beyaz bir fırtınanın içinde kalıveriyor insan. Gözünü kapat, eğil, bükül, dinlemez; elinle kovarsın gitmez, sakınırsın olmaz. Aciz kalırsın. Küçük, şeffaf tüycüklere yenilirsin. Olacak iş mi, hapşır dur artık... Nereden geliyor bunlar? Bakarsın, sağda solda çelimsiz, kavaklar... İşte onlar, suçlu! Ağaç da suçlu olur muymuş! Olur. Ne yapalım? Keselim kavakları kurtulalım! Kesmekle biter mi bunlar? Bitmez, tükenmez. Bilen bilir, inatçıdır; kesersin, öte yanından yine fışkırır. Bastırırsın, yeni bir şıvgın verir. Bir ölür, bin dirilir.

Bu yıl pek sözünü eden yok, geçtiğimiz yıl bir kavak kesme seferberliği başlatılmıştı İstanbul’da. Kestiler mi, ne kadarını kestiler meçhulüm; ama sevmedim bu kesme işini. Tamam, pek faydaları dokunmuyor; öyle aman aman bir güzellik de katmıyorlar kente. Üstelik pamukçuklarının böyle ağza, burna doluşması hoş değil. Hastası var, astımlısı, alerjisi olanı; yaşlısı, çocuğu var... Zararlı onlara, doğrudur; ama kesmeye nasıl eli varır insanın?

Kent ağacı değilmiş kavaklar. Değildir... Kırın bayırın ağacıdır, özgür ovaların, sulakların, bahçelerin yeşilliğidir. Halil Nihad Boztepe o meşhur ‘Ağaç Kasidesi’nde bin bir halini anlatır kavağın. Üstada göre kavak milleti ‘havay–i aşk ile baş sallar çemende.’ O âşık ki çemendeki cezbenin dala yaprağa bürünmüş halidir. “Feragat ehlidir âşık, ne bir çiçek ne yemiş, / Ne gölge namına bir şey.. O sade boy çekmiş.” Öyle boy çekip uzamıştır amma boşuna değildir. Bu kayıtsız halleriyle kavaklar, riyazete girmiş bir dervişi andırır. “Riyazetin küre üstünde işte timsali! / Kıyafetinde belirmiş bir evliya hali!” Yapraklarının o fısıl fısıl fısıldaması da ibadet halinde olduklarına işarettir şaire göre: “Değil bulunduğu yer tekke, bahçedir bu ne iş? / Ne salınış o, ilahi, ağaç değil derviş!” Şair sözüne itimat edecek olursak kavaklar kalp çarpıntısına da birebir gelir: “Düşünme doktoru kalbin sıkıştırırsa seni! / Sükun bulur helecanın, kucakla gövdesini!”

Velhasıl kavaklar, kendi halinde, başında ‘kavak yelleri esen’ derviş meşrep ağaççıklardır. Kent insanının vücut kimyasını bozuyor diye onlara düşman kesilmemiz haksızlık olur kanaatimce. Dedim ya onlar kırın bayırın süsüdür, çiftçilerin mevsimlerden haber veren akıl hocasıdır. Ortada bir suçlu varsa o da tutup bu ‘derviş’ ağaçları şehre indirenlerindir. Kimler, nasıl getirdi ilk kim bilir? Belki bir dal sokup geldi heybesine bir adam. Yaslanacak bir değnek yapıp getirdi. Bir dayanak, bir hatıra olsun istedi. Sonra tutup sokuverdi toprağa. Toprak kabul etti, benimsedi; büyüdü serpildi kavak. Hoşuna gitti adamın, ısındı ona; onunla ısındı kente. Yasladı sırtını diktiği ağaca, baktı uzaklara, serinledi. Ona baktıkça hatırladı kırları, bayırları, ovaları. Ağaç kendine yaslanan adamdan güç aldı, adam sırtını dayadığı ağaçtan... Ağaç çoğaldı sonra orman oldu, adam çoğaldı, bir köy kurdu kentin ortasında. Kök sala sala kentin tümüne yayıldı ağaç, adam kente indi, çocukları, torunlarıyla. Kentte köyler oluştu, köylerde sayısız kavak boy attı.

Kesilir mi şimdi bunca ağaç? Hadi kestin diyelim; öbür gün bir başkası köyünden bayırından koparıp gelmez mi bir dal, saplamaz mı toprağa? Toprak yeşertmez mi yine? Yok yok, baş edilemez kavaklarla, kesmekle olmaz bu iş. İnsan oldukça kurumaz hiçbir ağacın soyu. Köyden kente akın ettikçe insanlar; ekmeğini, tarhanasını, bulgurunu getirdiği gibi ağacını da alır getirir. Bir kavak dalı gelir ve bulur toprağını; serpilip çoğalır. Gönülsüz, çilekeş, naz niyaz bilmez kavak, ‘arsız’ kavak, eksik olmaz kentlerden...

Hani haddini bildirecektim kavaklara; olmadı, kıyamadım. Bir sürü övgü düzdüm yine. Gözlerimi bu hale koydunuz ya, aşk olsun! Söz yine şairin: “Ağaç değil, bu kıyafetle âdeta zenne / Ki bir bakışta da benzer zamane erkeğine!”

14.06.2003

FATİH URAZ f.uraz@zaman.com.tr
 

Yabancı kaleciye 100 milyar lira ekstra verir misiniz?

Bazen sözü fazla uzatmadan konuya giriş yapmak elzem oluyor. 1994 sezonundan itibaren önce 1. Lig takımlarında mecbur kılınan, daha sonra da diğer liglerde yaygınlaştırılan kaleci antrenörlüğü uygulaması maalesef istenilen neticeyi vermedi.


Eğer vermiş olsaydı Futbol Federasyonu 2004–2005 sezonundan itibaren yabancı kaleci almak isteyenlere ekstradan 100 milyar ödeme zorunluluğu getirmezdi.

Aslında Futbol Federasyonu’nu suçlamamız, itham etmemiz lazım ancak yapmıyoruz, yapamıyoruz. Zira birilerini itham etmeden önce şu soruya cevap aramak lazım. “Bir tek Rüştü dışında Avrupa’da zirve hedefleyen takımlarımızdan hangisinin kalesini Türk file bekçisi koruyabilir?” Cevabınız olumsuz olunca bazı eleştirilerin önü de peşinen kesilmiş oluyor, değil mi?

Kaleciliğimizin gelişmesi için onları iyi eğitmekten ve de onlara güvenmekten başka seçeneğimiz yok. Ancak bu da bugünden yarına olabilecek bir iş değil ki! Sabır gerektiriyor, ihtimam gerektiriyor, doğru antrenman metodları kullanmayı gerektiriyor, bazı riskleri göğüslemeyi gerektiriyor. Hadi diyelim ki ne şampiyonluk mücadelesiyle işiniz var ne de düşmeme kâbusuyla. Türk futboluna hizmet olsun diye Türk kaleciyle yola devam etme kararını aldınız. Ya içeride, dışarıda zirveyi hedefleyen takımlar ne yapsın? Ya da kısıtlı imkanları dolayısıyla gereken yerlere istediği oyuncuları alamadığı için bazı açıklarını iyi bir yabancı kaleci alarak kapatmayı düşünen takımlar ne yapsın?

Hadi bir an için bu sorulara cevap aramayı bırakıp aynanın diğer yüzüne bakalım! O da ne? Neredeyse 1. Lig takımlarının 3/2’si tercihini yabancı kaleci yönünde kullanmış. Peki haksızlar mı, görünüşe göre değil. Senelerden beri kaleci antrenörü istihdam etmişler ama herhangi bir karşılık görmemişler. Onlar da doğal olarak atandan sonraki en önemli oyuncu olan tutanı yurt dışından getirme yolunu seçmişler.

Peki 9 seneden beri gelip geçen federasyonların günahı var mı? Niye olsun ki, kaleci antrenörlüğünü mecbur kılarak hem yeni bir iş kolu yaratmışlar, hem de kalecilerin daha iyi çalışmasına zemin hazırlayarak yabancı kaleci akınının önüne set çekmek istemişler. Dahası onları taltif ederek isimlerinin esame listesine bile yazılarak, sahanın içerisinde olmalarına müsaade etmişler.

Peki kaleci antrenörleri ne yapmışlar? Ne yapacaklar modern tekniklerden ve ilmi gelişmelerden istifade etme yoluna gitmeyerek, kalecilerini iptidai usullerle, kendilerinin vakti zamanında gördükleri yanlış metotlarla çalıştırarak Türk futboluna geçen 9 sene içerisinde birkaç ismin dışında ümit vaat eden isimler armağan edememişler. Peki tespitleri sıralamak derde devamıdır. Elbette değildir ama bir başlangıçtır. Önce durum değerlendirmesi yapılır, sonra da çözüm önerileri.

Onlar da gelecek yazıya...

14.06.2003

AVNİ TARHAN a.tarhan@zaman.com.tr
 

Güreş altyapısına pranga

Dünyada “Türk gibi kuvvetli” sözüyle bize ün veren bu ecdad yadigarı atasporumuz güreşin altyapısına pranga vurulmuş durumda.


En somut örnek şudur: Güreş seçmelerine katılan sporcular için, sadece illerden Türkiye seçmelerine gelecek sporculara geliş gidiş otobüs ücretleri il müdürlüklerince karşılanıyor. Bugün Anadolu’da milyonlarca fakir insan var. Düşünün bir sporcu Türkiye seçmelerine gelecek, 5 gün bir şehirde ne yiyip ne içecek? Bir haftada evine bir kilo şeker alamayan fakir insanlar, çocuklarının güreşçi olması için nasıl bir çaba sarf edecekler? Bunun anlamı, “Kardeşim istersen çok büyük bir yetenek ol, ne olursan ol, paran yoksa gelme.” demek midir? 11–14 Haziran tarihleri arasında Konya’da yapılan seçmelere de, çocuğunun cebine 10 milyon lira dahi olsa harçlık koyamayan veliler, güreşçi olabilecek evlatlarını gönderemediler. Bu sporumuz için büyük bir ayıp olsa gerek.

GEM’lere öğrenci alımı işi Spor Eğitim Dairesi Başkanlığı’nca yapılmaktadır. Bu dairenin başında ise Alaattin Çılgın bulunmaktadır. Üstelik Alaattin Çılgın Türk Güreş Vakfı’nın da Genel Müdürlük kontenjanından yönetim kurulu üyesidir. Bu taslağı hazırlayan Çılgın’a tek bir sorum var: Siz diyelim ki Türkiye’nin çok uzak bir yerinde bir seminer düzenlense ve 20 gün sürse yemek içmek yol giderleri size ait olsa acaba gider miydiniz? Hiç sanmıyorum. Peki yüzlerce çocuğun aç susuz yarışmasına zemin hazırlayan ortamı hangi kriterlere göre hazırlıyorsunuz?

Spor Eğitim Dairesi Başkanlığı’nın bu uygulaması ile geleceğin büyük şampiyon adayları doğmadan yok olmaktadırlar. Bugün Anadolumuzda fakir köy çocuklarından binlercesi bir otobüs bileti alamayacak kadar fakir bulunmaktadır. Onları simit ve çaya talim ettirmeye hiç kimsenin hakkı olamaz. Bu zamana kadarki uygulamaları ile güreşe hep ters uygulama yapan Çılgın’ın uygulamaları Türk güreşine büyük bir zarar vermektedir. Büyük Türk devleti bir ilimizde yapılacak bir şampiyonada 300–400 çocuğa 3 gün yemek veremeyecek kadar aciz değildir. Üstelik bu mali pranga nedeni ile en az seçmelere 1000 sporcu katılacak iken 200–300 gibi çok cılız bir rakamla bu seçmeler yapılmaktadır. Kim bilir bir Hüseyin Akbaş gibi, bir İsmail Ogan gibi, bir Tevfik Kış gibi şampiyon olabilecek yetenekler daha yolun başına ilk adımı atamadan kaybolup gitmektedirler. Bu vebal çok ağırdır.

1998 yılında devreye konan GEM projesinden : Şeref Eroğlu (6 kez Avrupa 1 kez dünya şampiyonu), Nazmi Avluca (Avrupa ve dünya şampiyonu), Harun Doğan (Avrupa ve dünya şampiyonu), Ahmet Gülhan (Avrupa şampiyonu) gibi büyük yetenekler çıkmıştır. Bu yetenekler yatılı GEM’lerden gelmiştir. Gündüzlü GEM uygulamasından bu güne kadar hiçbir başarı ne görülmüş ne de duyulmuştur.

Tüm kamuoyu şöyle bilmektedir ki; GEM (Güreş Eğitim Merkezi)’lerin her türlü tasarrufu Güreş Federasyonu’na aittir. Okulların her türlü giderleri Genel Müdürlük tarafından karşılanmakta ve planlaması da spor eğitim dairesince yapılmaktadır. Güreş Federasyonu sadece gözlemci rolündedir. Hatta illerdeki birçok güreş okulunda yapılan ders ücretli antrenör atamalarında Güreş Federasyonu’nun haberi bile olmamaktadır. GEM’lerin ilk açılış temelleri tamamen GÜREŞ EĞİTİM merkezi şeklinde olmuş ve yıllarca böyle sürmüştür. Daha sonra güreşin bu ilerlemesini kesmek isteyen gizli eller güreş eğitim merkezleri ismini kasıtlı olarak SPORCU EĞİTİM MERKEZİ şeklinde değiştirmiş ve birçok okula başka branşlardan alımlar olmuş ve bir kargaşa ortamı meydana getirilmiştir.

Yıl 1948 Yaşar Doğu ve arkadaşları tarihi bir başarı ile Londra Olimpiyat Oyunları’nda destan yazarlar. Ardından 1951 Helsinki Dünya Şampiyonası’nda 6 altın ve 1 bronz madalya ile dünyayı dize getirirler. Bu sporculara verilen 20.000 (Yirmibin) TL ödül sonrasında Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi, “Bunlar hediye aldılar, profesyonel oldular.” diye olimpiyat (IOC) komitesine yazı yazar ve 1952 Helsinki Olimpiyatları’na katılacak bu devasa süper ekip yerle bir olur. Bu ekipte: Yaşar Doğu, Gazanfer Bilge, Celal Atik, Nasuh Akar ve 3 adım atlama olimpiyat üçüncümüz Ruhi Sarıalp de vardır. Bu süper nesil, 1952 Olimpiyatları’nda ortalığı toz duman edecekken, darmadağın edilmiştir. Bunu yapan da kendi insanımız. Evet güreş o zamanlarda böylesine büyük darbeler aldı. Şimdi ise GEM seçmelerine katılacakların önü kesilmekle, GEM’lerin yatılı bölümlerini lağvedip gündüzlüye çevirmekle, güreşin bütçesini çağdaş seviyeye çıkartmamakla çok sıkıntılara sebebiyet verilmektedir.

Gençlik Spor Genel Müdürü Sayın Mehmet Atalay’ın bu uygulamaları düzeltmesini kamuoyu beklemektedir. Çok deneyimli bir spor altyapısı olan yeni genel müdür Mehmet Atalay belki de bu sıkıntılardan habersizdir. Çünkü yılların birikimi sıkıntıların hepsine 3–5 ayda vakıf olmak mümkün değildir. Benim Sn. Genel Müdür Atalay’dan güreş kamuoyu adına ricam şudur: GEM’lere girebilmek için Anadolunun bağrından kopup gelen gariban çocuklarımızın perişanlığını bir görmesi ve buna çözüm bulmasıdır.

14.06.2003

ZİYA PERVER z.perver@zaman.com.tr
 

çalışanın köşesi - İş Kanunu (1475) öldü, yaşasın (4857) İş Kanunu

25.08.1971 tarihinden beri 32 yıldır işyerlerinde uygulanan 1475 sayılı İş Kanunu 10.06.2003 günü bir maddesi hariç (14. Madde-Kıdem Tazminatı) yürürlükten kalktı.


1475 sayılı İş Kanunu yerine 4857 sayılı İş Kanunu yürürlüğe girdi.

1475 sayılı kanundan farklı çalışma şekilleri getiren 4857’ye göre yeni çalışma şekilleri getirdi.

‘Kısmi süreli iş ilişkisi’, ‘çağrı üzerine çalışma’, ‘telafi çalışması’ gibi terimler de iş hayatımıza girmiş oldu.

Kısmi süreli çalışma ise haftalık çalışma saatlerinden (45 saat) belirgin ölçüde daha az çalışmayı içeren süreli çalışma şeklidir.

Çağrı üzerine çalışma yeni kanuna göre haftada en az 20 saat karşılığı ücret karşılığında işçinin iş olduğu ve işveren çağırdığı zaman işe gelmesini içeren bir çalışma şeklidir.

‘Telafi çalışması’, zorunlu nedenlerle işyerinde işin durması ve benzeri nedenlerle belirli zaman dilimi içinde haftalık çalışma saatleri tamamlanamadığı takdirde işçilere bu eksik çalışmalarını telafi ettirme sürecidir. Bu çalışma şekli ile işçilere de devlet memurlarında olduğu dini ve resmi bayramlarda 9 güne kadar izin kullanma imkanı verilmiş oldu. Ancak resmi izin günü olmadığı halde izin yaptırılan süreleri işçiler daha sonra günde 3 saate kadar fazla çalışarak telafi edeceklerdir.

Çağrı üzerine çalışma da; yeni kanunla getirilen kısmi süreli iş sözleşmelerinin özel bir şekli olan “çağrı üzerine çalışma” usulü ile taraflar ne kadar süre çalışılacağını belirlemedikleri takdirde haftalık çalışma süresi 20 saat olarak kararlaştırılmış sayılacak. Sözleşmede günlük çalışma süresi kararlaştırılmamış ise işveren her çağrıda işçiyi günde en az 4 saat üst üste çalıştırmak zorunda olacak.

Deneme süreli iş sözleşmesi ise 1475’e benzer bir düzenleme olup, taraflarca iş sözleşmesine bir deneme kaydı konulduğunda, bunun süresi en çok 2 ay olabilecek. Ancak deneme süreleri toplu iş sözleşmeleriyle 4 aya kadar uzatılabilecek. Deneme süresi içinde taraflar iş sözleşmesini, bildirim süresine gerek olmaksızın ve ihbar tazminatsız feshedebilecek.

İşçi ücretlerine güvence geldi; işverenin konkordato ilanı, iflas veya aciz belgesi alınması yoluyla ücret ödeme güçlüğüne düşmesi durumunda geçerli olmak üzere, işçilerin son üç aylık ücret alacaklarını karşılamak üzere İşsizlik Sigortası Fonu kapsamında “Ücret Garanti Fonu” oluşturulacak. Fon, işverenlerce işsizlik sigortası primi olarak yapılan ödemelerin yıllık toplamının yüzde 1’i olacak.

‘Hak grevi benzeri bir şey’; ücretler zorunlu bir neden olmaksızın 20 gün içerisinde ödenmezse, işçi iş görmeyebilecek. Bu eylem toplu olarak yapılsa bile grev sayılmayacak. İşçiler bu durumda çalışmadıkları için işten çıkarılamayacak. Gününde ödenmeyen ücretlere en yüksek mevduat faizi ödenecek.

‘Yıllık izinler artırıldı’; 1475’ten farklı olarak izin süreleri ikişer gün artırıldı. Buna göre çalışma süreleri 1-5 yıla kadar olanlar 14 gün, 5-15 yıl arasında olanlar 20 gün, 15 yıldan fazla olanlar da 26 gün ücretli izin kullanacak.

‘İş bulma işi özelleşti’, iş arayanların elverişli oldukları işlere yerleştirilmeleri ve çeşitli işler için uygun işçiler bulunmasına aracılık görevi Türkiye İş Kurumu ve bu konuda izin verilen özel istihdam bürolarınca yerine getirilecek.

‘İş güvencesine biraz su verildi’; 15.03.2003 gününden beri 10 ve daha fazla işçi çalıştırılan işyerlerinin işçileri için kazanılmış hak haline gelen iş güvencesinin kapsamı daraltıldı. İş güvencesinde sınır 10 işçiden 30 işçiye çıkarılarak iş güvencesinin kapsamı daraltıldı. AK Parti’nin verdiği önergeyle iş güvencesinin 10 veya daha fazla işçi çalıştırılan işyerlerinde uygulanması hükmü, 30 veya daha fazla işçi çalıştıran işyerleri olarak değiştirildi.

Ancak, şahsi kanaatimce gerek anamuhalefet partisi ve gerekse Cumhurbaşkanı, Anayasa Mahkemesi’ne başvurduğu takdirde kanundaki “30” rakamı iptal edilecek ve bırakın 10 veya 30 işçiyi, (1) bir işçi çalıştıran işyerleri dahi işgüvencesi kapsamına gireceklerdir.

14.06.2003

FİKRET ERTAN f.ertan@zaman.com.tr
 

Güle güle Hans Blix

Irak Savaşı öncesi yaşanan krizin kamuoyuna mal olan isimlerinden birisi şüphesiz BM Silah Komisyonu Başkanı Hans Blix’ti.


Yakınlarda 75 yaşına girecek ve görevinden ayrılıp Stockholm’e yerleşecek olan İsveçli diplomat, kriz sırasında benimsediği tavırla krize damgasını vuran önemli şahsiyetlerdendi.

Son zamanlara kadar diplomatik üslubunu hiç bozmayan, hiç kimseyi, hiçbir ülkeyi kriz ve Irak’ın silahsızlanması dolayısıyla açıkça ve doğrudan suçlamayan Blix, son birkaç gündür yaptığı açıklamalarda ise o meşhur diplomatik üslubunu terk etmiş görünüyor.

Mütebessim, ölçülü Dr. Blix hem İngiliz The Guardian gazetesine ve hem de Amerikan televizyonlarına yaptığı açıklamalarda ‘alçaklar’(esasen ‘p’ ile başlayan başka bir kelime kullanıyor) diye nitelediği bazı Pentagon görevlilerinin 3 yıllık görevinin özellikle son döneminde ve Irak Savaşı öncesinde kendisine iftira attıklarını, karalamaya, lekelemeye çalıştıklarını söylemiş önceki gün...

‘Washington’da bazı müfteriler var. Dedikodular çıkaran alçaklar, basına çirkin şeyler anlatanlar var. Ben bunları çok da umursamıyorum. Bu iftiralar sivrisinek sokmasına benziyor. Bunlar sizi gece rahatsız ediyor, sabaha da sizi sinir eden bir iz bırakıyorlar.’ diye konuşan Blix, Amerikan yönetiminin silah denetçilerinin hazırladığı Irak raporunda daha sert ifadeler kullanılması için kendisine ve diğer denetçilere baskı yaptığına ve yönetimin Irak’ta tansiyonun yükseldiği sırada daha çok şey bulamadıkları için BM denetçilerine kızgın olduğuna da işaret ediyor aynı açıklamalarında.

Blix’in sonunda çok ağır sözlerle eleştirdiği Pentagon’daki grubun kimlerden meydana geldiği zaten öteden beri biliniyor. Bu grup hakkında çok yazıldı, söylendi. Nitekim, ben de bu gruptan geçen yıl kasım ayında söz etmiştim. Bu grup Pentagon’un 2. adamı Paul Wolfowitz, 3. adamı Douglas Feith ve bu ikisinin bir tür akıl hocası olan Pentagon Savunma Danışma Kurulu üyesi (2 ay öncesine kadar bu kurulun başkanıydı; bir mali skandal üzerine başkanlıktan ayrıldı) Richard Perle. Bu üçüne ilaveten Dışişleri Bakanlığı’nın silahsızlanmadan sorumlu ağır topu John Bolton’u da bu söz konusu grubun bir üyesi olarak kabul edebiliriz.

Bu grup Irak krizi sırasında Blix’in takındığı tavırla Amerika’nın Irak tezini zayıflattığı, işlerin onların istediği gibi gelişmesini engellediği için Blix’i hedef almış, itibarını mesele yapmış; ama Blix bunlara rağmen bildiğinden şaşmamıştı.

Blix aleyhtarı bu grubun üyelerinden Wolfowitz, esasen geçen yıldan bu yana Blix ile uğraşıyor. Wolfowitz, geçen yılın başlarında verdiği emirle CIA’nın Blix’in Milletlerarası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) başkanlığı yaptığı 1981–1997 yılları arasındaki sicilini araştırmalarını ve araştırma sonuçlarını bir raporla kendisine iletmelerini istemişti. Bu CIA araştırması yapılmış; ama sonuçlar Wolfowitz’in istediği gibi çıkmamıştı. Kısacası, araştırma raporu, Blix’in IAEA başkanıyken kurumun kabul edilen resmi normları çerçevesinde Irak’ın nükleer programını denetlediğini belgelemiş, Blix aleyhinde herhangi bir eksiklik ya da yanlışlık tespit etmemişti.

Blix’ten hiç hoşnut olmayan, hatta bunu saklamaya gerek görmeyen Richard Perle ise yaptığı açıklama ve suçlamalarla Blix’in itibarına gölge düşürmeye çalışmış, bir ara ‘Eski siciline bakarak onu bu göreve hiç getirmezdim.’ demişti.

Blix’e atılan iftiralar, yapılan karalamalar Pentagon’un şahinleriyle de sınırlı kalmadı şüphesiz; Irak da ona ne iftiralar attı, neler söyledi, neler; hatta iki yetişkin çocuk babası Blix’i ahlâksızlıkla da suçladı devrik Irak yönetimi.

Blix bugün bütün bunlardan hiç zarar görmemiş olarak, işini layıkıyla yapmış, bunu yaparken de hiç kimseye boyun eğmemiş, hiç kimsenin borazanı olmamış halde iyi, dürüst bir insan olarak görevinden ayrılıyor. Ona iftira atanlardan, karalayanlardan Irak yönetimi bugün yok; Irak’ta hâlâ keşfedilmeyi bekleyen kitle imha silahları bakımından ise diğerlerinin durumu da bugün pek parlak görünmüyor.

Güle güle Hans Blix...

14.06.2003


Yazıcıya uyarla      Arkadaşıma gönder




GAZETE SAYFALARI


 


   BÜTÜN YAZARLAR


Bütün yazılar



YAZARLAR

A. TURAN ALKAN

ABDULLAH AYMAZ

AHMED ŞAHİN

AHMET SELİM

ALİ BULAÇ

ALİ ÇOLAK

ALİ H. ASLAN

ALİ ÜNAL

BÜLENT KORUCU

EKREM DUMANLI

ERHAN BAŞYURT

ETYEN MAHÇUPYAN

EYÜP CAN

FİKRET ERTAN

FİKRİ TÜRKEL

GÜNTAY ŞİMŞEK

HASAN ÜNAL

HEKİMOĞLU İSMAİL

HİLMİ YAVUZ

HÜSEYİN GÜLERCE

İBRAHİM KIBRIZLI

İSKENDER PALA

KADİR DİKBAŞ

KERİM BALCI

M. ALİ YILDIRIMTÜRK

M. NEDİM HAZAR

MEHMED NİYAZİ

MELİH ARAT

MİRZA ÇETİNKAYA

MUSTAFA ARMAĞAN

MUSTAFA ÜNAL

NEVVAL SEVİNDİ

REHBER ABİ

SELÇUK GÜLTAŞLI

SELİM IŞIKLAR

ŞAHİN ALPAY

TAMER KORKMAZ

ZİYA PERVER




 

   
   
   
   

 

 

Copyright© 1995-2003 Feza Gazetecilik A.S. / Çobançesme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:+90 (212) 639, 34 50 (pbx) Fax: +90 (212) 652 24 23 e-posta: okurhatti@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Bilgi İşlem ve İnternet Servisi tarafindan hazırlanmaktadır.