ABD’nin 1960’lı yıllardan bugüne kadar kullana geldiği dünya finansal piyasalarına karşılıksız dolar sürme ayrıcalığı dünya ekonomik sisteminde ciddi bir enflasyon yaratarak geçen on yıldaki dünya ekonomik krizine neden oldu. Öyle ki, ABD’nin 1960 yılından itibaren ABD ekonomisi dışında piyasaya sürdüğü dolar (buna Eurodolar denilmektedir) miktarı 1990’lı yıllarda birçok dünya ekonomisinin krizine neden olduktan sonra 2002 yılında 28 trilyon dolara ulaştı. (ABD’nin 2002 yılı GSMH’si 12 trilyon dolar.)
Üretim fazlası ve ABD
Bütün dünya ekonomisinde üretim malları fiyatlarında gözlenen düşüşün nedeni Çin gibi düşük fiyatla üretim yapabilen ve düşük iç tüketimi olan ülkelerdeki ihraç malları üretiminin çok hızlı bir şekilde artışıydı. 1960’lı yıllardan itibaren hızla büyüyen Asya ekonomilerinin neden olduğu bu deflasyonist baskısının ABD ekonomisi üzerinde de çok önemli etkileri oldu. Dünya ekonomisinin Soğuk Savaş zamanında depresyona girmesini istemeyen ABD, cevabı, Asya’daki bu üretim fazlasının dünyanın en büyük ekonomisi olarak ABD ekonomisi tarafından emilmesi gerekliliği politikasında gördü. 1960’lı yıllarda ABD, dış ticaret açıklarını dolar basıp dünya piyasasına sürerek kapatma yolunu seçti. Bu Amerikan politikasının 1960’lı yılların sonunda özellikle Fransa tarafından baltalanmasının ardından ABD Başkanı Nixon, 1971 yılında dolaraltın paritesinin artık geçerli olmadığını ilan etmiş ve ABD Doları’nı altın karşısında yüksek bir şekilde devalüe etmiştir.
1990’lı yılların sonuna gelindiğinde bazı Amerikalı yetkililer ABD’nin dünya ekonomisindeki devam eden hegemonisinin en önemli göstergelerinden biri olarak ‘Birleşik Devletler’in son başvurulan bir tüketici haline geldiğinden’ dem vurmaya başladılar. ABD’nin bir türlü doymak bilmeyen ithalat iştahı 1960’lı yıllarda Japonya’nın ihracatını çok kolaylaştırdıktan başka 1970’li yıllarda Asya’nın ‘küçük kaplanlarını’ da ihya etti. 1960’lı yılların ikinci yarısında başlayan Amerika’nın dış ticaret ve cari hesap açıkları 1980’li yıllarda Asya (özellikle Japonya) ve Almanya menşeli ithalat sayesinde daha da büyüdü. 1990’lı yıllarda Çin’in dünya ekonomisine girişine izin veren ABD’nin dış ticaret ve cari hesap açıkları rekor seviyelere ulaştı. (1991 yılında ABD’nin toplam ithalatında Çin menşeli malların toplamı yüzde 8,6 iken bu rakam 2002 yılında yüzde 28’e kadar çıktı.)
ABD’nin dünyanın diğer ülkelerindeki üretim fazlasını absorbe etme politikası her şeyden önce Amerikalıların bir alışkanlığı haline gelmiş olan yüksek seviyede tüketimine ve düşük seviyeli tasarruflarına bağlıdır. Fakat, bunlardan da öte ABD’nin ortaya çıkan cari hesap açıklarını istediği kadar Eurodolar basarak kolayca ve ucuzca finanse etme kapasitesine bağlıdır. 1990’lı yılların sonunda Amerika’nın devasa cari hesap açıklarını kolayca finanse etme alışkanlığı on yıl boyunca sadece dünyadaki gelişmekte olan ekonomileri altüst etmekle kalmayıp aynı zamanda Amerikan borsalarında balonlaşmaya neden oldu. 2000 yılına gelindiğinde bu kadar zayıf finansal temellere dayanan ABD ekonomisine ciddi bir şekilde yapısal ayar yapılması gerekliliği ortaya çıktı.
Irak Savaşı’ndan sonra uygulamaya koyulan ABD politikası, dünyadaki üretim fazlalılığının çoğunu absorbe etmektir. 20002003 yılları arasında uygulanan iç tüketimi artırma politikası ABD ekonomisini bir resesyondan kurtarmakla birlikte genel ekonomik durgunluğu ve 2000’li yılların başından bu yana artmaya devam eden işsizlik sorununu engellemeye yetmemiştir. Bush yönetiminin 11 Eylül 2001 terörist saldırılarının ardından düşük faiz oranları, yüksek vergi indirimleriyle ve yeni bütçe açıklarıyla iç tüketimi ve istihdamı artırmaya yönelik politikaları da şu ana kadar istenen bir sonuç vermemiştir. Bunun yanı sıra, 2000 yılından sonra ihracatı hızla azalan ABD’nin dış ticaret ve cari hesap açıkları devasa şekilde artmaya başlamıştır.
ABD’nin hızla kazandığı Irak Savaşı’ndan sonra 2004 Kasım’ında yapılacak başkanlık seçimlerine adaylığını açıklayan Başkan Bush’un bir gözü de babası Bush’un ABD başkanlığının ikinci dönemini yapamadan nasıl Clinton’a kaptırdığının nedenindedir. (Başkan Bush’un 1991’deki Körfez Savaşı’ndaki zafere rağmen iç ekonomik durgunluğa ve işsizliğe çözüm bulamaması.)
Irak Savaşı’nın etkisi
Irak Savaşı’nın bitiminden itibaren dünyada petrol fiyatlarının düşmesinin de etkisiyle ABD’nin, ekonomi politikasını, doları hızlı bir şekilde devalüe ederek cari hesap açıklarını kapatmak olarak belirlediği ortadadır. ABD’nin dünya piyasasına daha fazla Eurodolar sürmesinin ABD’deki iç piyasa ekonomisindeki üretimi, istihdamı ve ihracatı artıracağı düşünülmektedir. Korkulanın aksine ABD’nin bütçe ve cari hesap açıkları kısa vadede, en azından 2004 yılının sonuna kadar, ABD ekonomisinde bir enflasyona neden olmayacaktır. Bunun nedeni dünya ekonomisinin şu anda hayli durgun olması, petrol fiyatlarının düşmesi ve Asya ekonomilerindeki üretim fazlalığıdır.
Fransa ve Almanya güdümündeki Avrupalıların, aynı 1970’li yılların sonunda olduğu gibi, ABD’nin bu hiç de yeni olmayan ekonomik büyüme politikasına karşı çıkacakları açıktır. 1990’lı yıllardan beri büyük bir durgunluk içinde bulunan ve ortalama işsizlik oranının yüzde 10’un üzerinde bulunduğu AB ekonomileri kendi iç ekonomi ve dış ticaret dengelerini olumsuz bir şekilde etkileyecek bu Amerikan politikasına karşı politika geliştireceklerdir (faiz oranlarını düşürmek gibi). Jeoekonomik farklı çıkarlar zeminde uzun zamandır birbirlerine karşı korumacı dış ticaret politikaları uygulayan ABD ve AB arasında daha fazla çatışma çıkmasını beklemek gerçekçi olacaktır. Özellikle, Fransa ve Almanya, ABD ekonomik büyümesini kendi ekonomi dengelerinin aleyhine finanse etmek istemeyeceklerdir. Bunun yerine, başta Almanya olmak üzere diğer AB ülkeleri kendi ekonomilerinde yapısal mikro ve makro denge (düşük enflasyon ve işsizlik, dengeli dış ticaret ve ekonomik büyüme) bulmaya çalışacaklardır. AB’nin bu ekonomik politikasının nedeni ise ABD ve AB’nin çok farklı bir ekonomik dünya görüşüne sahip olmalarıdır. ABD’nin aksine AB ülkeleri daha klasik bir ekonomik denge modelini benimsemişlerdir.
ABD ve AB güç dengesi
11 Eylül saldırılarından sonra ABD, kurallara ve kuralların devam etmesi için gerekli olan etkili güç dengesini baz alan çokkutuplu işbirliği sistemine karşı yeni bir hegemoni anlayışını benimsemiş görünmektedir. Bu temelde ABD’nin, AB’nin itirazlarını fazla dikkate almadığı gözlenmektedir. Bu nedenle, bugün itibarıyla ve büyük bir ihtimalle 2008 yılının sonuna kadar zengin kulübündeki tartışmalar (en son Fransa’da yapılan G7 artı Rusya zirvesinde olduğu gibi) sağırların diyaloğu olarak kalmaya devam edecektir. Ekonomik tartışmalar artacak ve Atlantik arası güven ve işbirliği daha derin bir erozyona uğrayacaktır. AB’nin başlıca reaksiyonu genişleme politikasına daha fazla önem vermesi olacaktır. Fakat bu genişleme politik ve coğrafi anlamda Rusya ve Türkiye’yi içine almadan, ama bu önemli iki ülkeyi de fazla dışlamadan jeoekonomik bir alan genişlemesi olarak gerçekleşecektir. Kuralların zayıfladığı ve stabilitenin bıçak üstünde durduğu bu dünya düzeninde AB ülkeleri kendi refahlarını ve sosyal barışlarını korumak için güçlü bir para ve ticari bloklaşmanın gerekli olduğuna inanmaktadırlar. Bunu başardıklarında Amerikalıları, daha düzenli bir dünya politik sistemi konusunda ciddi olarak bir anlaşmaya varma konusunda zorlayacaklarına inanmaktadırlar.
Fakat, dünyanın bugünkü şartları içinde ABD’yi dengeleyebilecek yeni bir AB hegemonunun ortaya çıkışı çok olası görünmemektedir. Her ne kadar uzun bir süre daha devam edecek olan ABD hegemonyasının önümüzdeki dönemde ara sıra sıkıntı geçireceği çok açık olsa da, bu ABD hegemonyasını ortadan kaldırarak yerine daha dengeli ve daha işbirlikçi bir çoğulcu düzenin meydana çıkması çok uzak bir olasılık olarak görünmektedir. Bir diğer akılda tutulması gereken konu da bölgesel blokların oluşturulmasının ve devam ettirilmesinin (veya bozulmasının) hâlâ ABD’nin bu tür oluşumları ortak çıkar ve perspektifler arayışında desteklemesi gerekliliğinde kilitli olmasıdır. Önümüzdeki dönemde Türkiye’nin (veya kendilerinin) uzun vadeli çıkarlarıyla ilgilenenlerin, politikalarını, yukarıdaki bakış açılarından yola çıkarak belirlemeleri Türkiye’ye ve kendilerine faydalı olacaktır.
Dr.
14.06.2003
|