İNTERNETİN İLK TÜRK GAZETESİ
17.06.2003
Salı
  For English
  Ana Sayfa
  Haberler
  Ekonomi
  Dış Haberler
  Politika
  Kadın-Aile
  Kültür Sanat
  Televizyon
  Spor
  Yazarlar
  Yorumlar
  Çizgi-Yorum
 
  Akademi
  Bilişim
  Eğitim
  Otomobil
  Röportaj
  Tüketici Masası
  Okur Hattı
 
  Bölge Haberleri

  Dünyada Zaman

 
  Arşiv Arama
  Abone Formu
  About Us
  Reklam
  Künye / İletisim
  Hava Durumu
  Namaz Vakitleri
  E - Kart
  Sanat Galerisi

ZAMAN KiTAP

Kültür Sanat...(Bütün Haberler)

kultur@zaman.com.tr

 

Hilmi Yavuz’un, denemenin sınırında yeni durağı: Kara Güneş

Hilmi Yavuz’un yeni deneme kitabı Kara Güneş, geçtiğimiz günlerde yayımlandı. Kitap, Hilmi Yavuz’un, deneme türünün birbirinden farklı sınırlarında aynı ustalıkla var oluşunu simgeliyor. Kara Güneş’te Yavuz, okurunu edebiyattan müziğe, resimden fotoğrafa geniş bir alanda zihinsel yolculuğa çıkarıyor.

Bazı şiirlerin ancak bir arada basılıp kitaplaştıktan sonra gerçek değerini yansıtması gibi bazı yazıların da daha yerli yerinde değerlendirilmesi için topluca basılması gerekiyor. Bunun son örneğini, Hilmi Yavuz’un geçenlerde yayınlanan deneme kitabı “Kara Güneş”te yeniden gördük. Kitap, Yavuz’un Zaman’da yayımlanan, şiirden resme, müzikten felsefeye, mitolojiden romana kadar geniş bir entelektüel zemini kuşatan yazılarını bir araya getiriyor. Kuşkusuz, Kara Güneş, tasarlanmış bir düşünce kitabından çok, ortak izlekler etrafında dönen ‘günlük’ gazete yazılarının birlikteliğinden oluşuyor. Fakat kitabın, bir güne sığmayacak kadar uzun ömürlü olan bu etkileyici yazıları kalıcılaştırmaktan da öte bir işlevi var: Kara Güneş, Hilmi Yavuz’un, deneme türünün birbirinden farklı üç sınırında aynı ustalıkla var oluşunu simgeliyor. Bu ustalık, Yavuz’un Türk edebiyatı içindeki benzersiz konumunu, tıpkı şiirlerinin yaptığı gibi yeniden gösteriyor. Türk okuru için muğlak olan bu üç sınır (denemenin, deneme–günlük, makale ve mizaha ayrılmış kolları) belki de ilk kez aynı yazarda bütünleşmiş oluyor. Örnekse; Salah Birsel Budalalığın Keşfi’ni yazardı da Kara Güneş’i yazamazdı galiba ya da Geçmiş Yaz Defterleri Ataç’a göre değildi. Tanpınar bile hepsini denemedi. Geçmiş Yaz Defterleri yayınlandığında, deneme–günlük türünün edebiyatımızdaki en iyi örneklerinden biri olarak kendine yer edinmişti. Yavuz’un “Denemeler”i ve Kara Güneş’ten önceki son kitabı “Budalalığın Keşfi”, zarif bir mizah anlayışıyla ve sunduğu ince keyifle, ironik bir dilin içinden kurulan denemelere iyi birer örnekti. Kara Güneş ise bir ilk değil; ama yazarın –şairin– aynı çizgideki öteki kitapları gibi önceliği belli konulara veriyor. Örneğin, Divan şiirinin halktan kopuk bir şiir olup olmadığı, Kur’an ve roman ilişkisi, Nâzım ve Necip Fazıl üzerine kışkırtıcı düşünceler, edebiyatın müzikle olan bağları, Yakup Kadri, Peyami Safa, Reşat Nuri’nin romanları üzerine özgün gözlemler, resim tarihine dair söylenenler ve elbette felsefeyle şiirin o belirsiz ilişkisi entelektüel uğraşlara tutku duyan hiçbir zihnin kayıtsız kalamayacağı konular. Zaten Hilmi Yavuz, “sıradan okura hiç yüz vermemiş” bir şair/yazar olarak, örtük biçimde, bu tutkuyu duymayanlara hitap etmediğini gösteriyor. Türk şiirindeki konumuyla derin bir iz bırakan şairin bu denli kuşatıcı denemeler kaleme almasının sebebini de yalnızca, denemenin Batı ülkelerinde şiirden sonra gelen tür olmasıyla açıklamak hata olur. Kara Güneş’teki yazıları, belli bir tutku ve vazgeçişle söz konusu entelektüel uğraşlara adanmış bir zihinden başkası yazamazdı; elbette tüm bunların yanında, okura Türkçenin lezzetini bir usta şair elinden duyurarak...

Hilmi Yavuz’un deneme kitaplarının bir de şairliğine bakan yanı var. O, bir şair olarak aydın duruşunu dile getirirken, ‘aydınlatma’ sorumluluğunu hiçbir zaman yadsımadı; ama bir farkla: Bunu yapmak için şiiri değil, düzyazıyı seçti. Şiirin doğası olan “büyüleme” işlevinden, Hilmi Yavuz’un şiiri ödün vermedi; öte yandan denemeleri “aydınlatma” görevini üstlendi. Bugün şiirlerini toplumu aydınlatmak için kurban edenler unutuldu, Yavuz’un Türk şiirinde edindiği kalıcı yer ise zamanla iyice belirginleşecek.

Böylece Hilmi Yavuz, denemenin değişik olanaklarına açıldığı, yalın, açık seçik; ama asla basit olmayan bir anlatıma içtenlik tutkusu, özgün ve yer yer muhalif öneriler ve sarsıcı bir zihinsel hareketlilik kattığı deneme kitaplarına bir yenisini eklemiş oluyor. Kara Güneş, bir kez daha, Yavuz’un verimliliğinin, eleştirel bir eğlenceye dönüşen mizahî denemeleri ve şiir dokusuyla işlenmiş öteki anlatılarındaki kadar yetkin olduğunu gösteriyor. Bir de kitabın adıyla ilgili, şairin okurlarının fark edebilecekleri bir ayrıntı var. Kitap, adını o ünlü “nurusiyah” (siyah güneş) imgesinden, kitaptaki konuya ilişkin bir denemenin adından alıyor. Hilmi Yavuz, bu imgeyi şiirlerinde “siyah güneş” şeklinde kullanmıştı. Yavuz’un, düşünsel yanı ağır basan yazıları daha “levendane” olduğundan, bu ismi kullandığını sanıyorum. Eğer kitap, örneğin anı–günlük biçiminde olsaydı, adı “Siyah Güneş” olurdu; çünkü öyle daha “zarifane” oluyor.

M.İlhan Atılgan

17.06.2003


 

Klasik masallar toplu halde

Yapı Kredi Yayınları, çocuk okura yönelik kitap yayımını, geçtiğimiz yıllarda ‘ilk okuma’ dönemini de kapsayacak şekilde sürdürüyordu. Ancak yayınevi, bir süredir bu anlayıştan vazgeçerek kitaplarını ‘Doğan Kardeş’ dizisi içinde, ‘son çocukluk–ilk gençlik’ dönemindeki okurlar için sürdürüyor.

Yayınevi, bu dizi içinde, Nasrettin Hoca Fıkraları, La Fonten ve Andersen masallarından sonra, yaklaşık bir buçuk asırdır tüm dünyada büyüklerin ve çocukların en çok okuduğu masal klasiklerinden birini, “Grimm Masalları”nı yayımladı. Kâmuran Şipal’in çevirisiyle iki cilt olarak yayımlanan eserde görsel unsur olarak, 1800’ün ikinci yarısında, masalların ilk yayımlarında kullanılan desenler yer alıyor.

Derledikleri masallar kadar dilbilim çalışmaları ve şarkı derlemeleriyle de tanınan Jacop ve Wilhelm Grimm kardeşlerin 19’uncu yüzyıl başlarında Germen dünyasından derlediği masallar, geçen zaman içinde her yaştan okurun ilgisini çekti ve pek çok dünya dilinde yayımlandı. “Kırmızı Başlıklı Kız”, “Bremen Mızıkacıları” ve “Külkedisi” gibi masallarını, hemen hepimizin ezbere bildiği eserin tam metin olarak çevirisi, yine Şipal’in tercümesiyle dört yıl önce Afa Yayınları arasından çıkmıştı. Ürkütücü şatoları, karanlık ormanları, tuhaf yaratıkları, cadıları, devleri, cüceleri, prens ve prensesleri ile okurunu büyüleyici bir masal dünyasına götüren eser, daha önce özensiz versiyonlarından ayrı ayrı dinlediğiniz ya da okuduğunuz masalları, özenli bir çeviri ve basımla birlikte okuma imkânı veriyor. Kültür-Sanat

17.06.2003


 

Medyanın derdi büsbütün devasız mı?

Ülkemizde ‘güvenilirlik’ sıralamasında sürekli alt sıralarda yer alan ‘medya’nın temel sorunu ne? Niçin inandırıcı olamıyor ve Türkiye’de, dünya ölçeğinde referans gazeteler niçin yapılamıyor? Medyayı eleştirenler, gerçek anlamda teorik bilgiye sahip mi? Medya ile ilgili dile getirilen şikayetler eleştiri sayılabilir mi?..

Zaman’ın Genel Yayın Müdürü Ekrem Dumanlı, yaklaşık iki yıldır ‘Editörün Notu’ başlığı altında kaleme aldığı yazılarda, bu ve benzeri konulara kafa yoruyor ve Türk gazeteciliğinin temel sorunlarını Türkiye’de pek de alışık olunmayan ciddi bir üslup içerisinde okurla paylaşıyor. Dumanlı’nın referans gazetecilik üzerine kaleme aldığı yazıların bir bölümü, “Makasların Gölgesinden İlkelerin Zirvesine Medya” adıyla kitaplaştı. (Zaman Kitap, Haziran, 2003) Dumanlı kitabında, Türkiye’deki medya sorunlarının temelinde bilgi yetersizliğinin yattığını vurguluyor. Bu yetersizlik, hem bizzat medya çalışanlarında, hem de her fırsatta medyayı eleştirenlerde görülüyor. Bütün dünyada uygulanan genel geçer ilkeleri benimseyip yerleştiremeyen, kimi zaman ilkeleri hatırlasa bile uygulama safhasında asla başarılı bir sınav veremeyen Türk gazeteleri, okurun güvenini yitiren büyük hatalar yapmaktan da kurtulamıyor. Hataların sıklığı ve büyüklüğü ise medya eleştirilerini gerekli kılıyor. Dumanlı, Türkiye’de medya, özelde de gazeteler üzerine yapılan eleştirilerin genellikle okur şikayeti ve talebi olmanın ötesine geçemediğini söylüyor. Türkiye’de medya eleştirmenliği yanlış algılanıyor ve çoğu kez de yanlış yapılıyor. Yapılan yanlışları sıralamak da elbette eleştiri sayılamaz. Konunun bu ayrıntısının göz ardı edildiğini vurgulayan Dumanlı, “Önemli olan, ‘Gazetecilik böyle yapılır.’ diyebilmek...” dedikten sonra, dile getirilen şikayetlerin pozitif enerjiye dönüştürülemediğini ifade ediyor. Dumanlı kitabında, okuru ‘olacaklar’ değil, ‘olması gerekenler’ üzerinde düşünmeye çağırıyor.

“Makasların Gölgesinden İlkelerin Zirvesine Medya” akıl vermek amacı gütmüyor. En önemlisi yazar, medyayı birtakım alışılagelmiş sıfatlarla nitelemekten, kategorize etmekten kaçınıyor. “Boyalı basın”, “bir kısım medya” gibi temelsiz nitelemellerde bulunmak yerine evrensel gazetecilik ilkelerinden söz ediyor. Ve hedef olarak onları gösteriyor. Yükselen trendler içinde Türk medyasının da kendini yenilediğini, üretim, istihdam, pazarlama ve satış yöntemlerinin değiştiğini, her şeyin yeniden düşünüldüğünü dile getiren Dumanlı, “Problem, yeni yönetim biçimlerini seçerken en kolay yolun tercih edilmesinden kaynaklandı. Dünyadaki ekonomik trendler medyada da yakalandı belki; fakat medya temel disiplinleri göz ardı edildi. Bu körebe oyunundan bize özgü bir medya anlayışı çıktı ortaya.” diyor.

Dumanlı’nın kitabını aslında, Zaman’ın görünen yüzünün arkasındaki teori kitabı olarak görmek mümkün. 3 Kasım 2001’den itibaren Zaman’ın ortaya koyduğu gazetecilik anlayışı, Dumanlı’nın sözünü ettiği ve yaygınlaşmasını istediği ilkelerin eseri. Bu gazetecilik anlayışında, iri puntolu başlıklar kullanılmıyor; birinci sayfada, spotlara, iç içe girmiş haber ve fotoğraflara yer verilmiyor, haberlere yorum katılmıyor. Yorumlar, belli sayfalarda toplanarak haber–yorum ayrışması sağlanıyor. Haberler, sıkı bir objektiflik anlayışı ile kotarılıyor; çift yönlü doğrulama ve karşı görüş alma yöntemleri işletiliyor... Bütün bunların yeni icat edilmiş şeyler değil, evrensel gazetecilik ilkeleri olduğunu ve ‘referans gazete’nin ancak bu ilkelerin hayata geçirilmesiyle ortaya çıkacağını savunan Dumanlı, ‘notlar’ diye nitelendirdiği yazılarının, Zaman’da gerçekleştirilmeye çalışılan gazetecilik anlayışının ‘açıklanması’ anlamına geldiğini ifade ediyor.

Türk basınının genel alışkanlıkları içinde ‘yeni bir ses’ olarak görülmesi gereken bu ‘referans’ gazete anlayışı, elbette ki temelde bilgiye ve tecrübeye dayanıyor. Yılların alışkanlıklarının bir çırpıda bırakılması, gazete yapanların kendilerinin bulundukları mevkilere gelmesini sağlayan Türkiye’ye özgü yöntemlerden vazgeçmesi zor. Dumanlı’nın yazdıkları, teoriyle pratiğin nasıl bir araya getirilebileceğini gösteren ve bunun nasıl başarıldığını da ortaya koyan ‘notlar’. Yazarı, mütevazı bir adım dese de “Makasların Gölgesinden İlkelerin Zirvesine Medya” mesleğini ‘iyi’ yapmak isteyen hemen her gazetecinin oturup düşünmesini, işiyle ilgili prensipleri yeniden gözden geçirmesini sağlayacak ‘önemli’ bir çalışma. En çok da iletişim fakültelerinde okuyan genç gazeteci adaylarının müracaat etmeleri gereken bir kitap. Çünkü, işe ‘doğru yerden’ başlamak yapılacak pek çok yanlışı önler.

Berkay Çiftçi / İstanbul

17.06.2003


 

[YENİ ÇIKANLAR]

Alev Alatlı ile söyleşiler

Alev Alatlı, 1990’lı yıllardan bugüne kadar kaleme aldığı birbirinden ilginç ve sorgulayıcı romanlarıyla, Türkiye’nin yakın geçmişini ve bugününü farklı bir aynadan seyrettirdi okuyucularına. Okurları, onun zengin düşünce ve kültür dünyası ile farklı zaman ve yayınlarda kendisiyle yapılan söyleşiler aracılığıyla da ulaştılar. Kendisiyle gerçekleştirilen söyleşilerden yapılan bir seçkide Alatlı, kendi romanları, kapitalizm, Kemalizm, sol ve sağ ideolojiler, kadın sorunu, dünyanın geleceği ve küreselleşmeyi de içeren pek çok konu etrafında düşüncelerini açıklıyor. “Alev Alatlı ile Türkiye ve Dünya”, okuru yazarın renkli dünyasına ulaştıracak bir ilk kitap niteliğinde.

Kabbani’den özgürlük şiirleri

Nizar Kabbani, Arap dünyasının en çok okunan ve en çok sevilen şairlerinin başında geliyor. 21 yaşında şiir yazmaya başlayan Kabbani, şiir uğraşı yüzünden diplomatlığı bırakır. Şairi, Türk okuru önceki yıllarda yayımlanan ‘Yasak Şiirler’ adlı kitabından tanıyor. Kabbani, bu kitabında kendisine ilham kaynağı olan kadınlar hakkında 39 şiir yazmıştı. Seninle Evlendim Ey Özgürlük isimli son çalışmasında ise 1967 Arap–İsrail Savaşı’ndan sonra yazdığı 32 isyan şiiri yer alıyor. Dipnotlarla zenginleştirilen eser, savaşlar ve dikta rejimleriyle yoğrulmuş Arap dünyasının tarihî ve kültürel özelliklerini de yansıtan estetik bir haritaya benziyor. Kabbani her zaman şu sloganı kullanıyor: Zorbalığın var olduğu bir ortamda aşk, serpilip büyüyemez.

İncil üzerine bir polisiye

Eric–Emmanuel Schmit, dünyaca tanınan bir oyun yazarı. Bütün eserlerinde felsefî temaların peşini bırakmıyor. Yazarın elimizdeki eseri, 2001 yılında Fransa’da Elle dergisi tarafından yılın romanı seçildi. Pontius Pilatus, Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesi emrini veren Kudüs valisidir. Vali, Hz. İsa’nın cenazesinin kapatıldığı mağaradan adeta buhar olup uçtuğunu öğrendiğinde hayretler içinde kalır. Yeni bir ‘diriliş’ efsanesinin Roma’nın aleyhine olacağını düşünen vali, hemen cesedin başına neler gelmiş olabileceğini düşünmeye başlar. Bir yandan da, geleceği önceden bildirilen Mesih’in ölüm emrini vermiş olabileceği ihtimali kemirmektedir içini; fakat bir Romalı’dır o; masallara inanan, irrasyonel bir İsrailli değildir. Eserde, birinci yüzyılda geçen olaylar yirmi birinci yüzyılın bakış açısıyla, esprili dili ve insanî yönleriyle öne çıkıyor.

Uygarlık mı, medeniyet mi?

Medeniyetlerin kaynağı neden dindir? İnsanlığın kültürel, düşünsel, sanatsal ve bilimsel birikiminin oluşmasında, neden maddi uygarlık değil de kadim medeniyetler daha belirleyici olmuştur? Barbarlık, paganizm, sekülerizm ve maddi uygarlık arasındaki kopmaz ilişki, nasıl bir nitelik arz ediyor? Yakın bir geçmişe kadar Batı tarafından ‘Batı uygarlığı’ olarak dikte edilen ‘medeniyet’ kavramı, entelektüel gündemin ilk konularından... Dawson’ın “İlerleme ve Din” adıyla Türkçeye çevrilen metni, bu kavram etrafında yeni açılımlara imkân sağlayacak bir karşılaştırmalı medeniyetler tarihi çalışması... Dawson, uygarlık (sivilizasyon) ile medeniyet kavramını birbirinden ayırt etmemizi sağlayan bir perspektif geliştirerek ufuk ve zihin açıcı bir medeniyetler tasnifi ve incelemesi sunuyor.

Batıcıların Batı korkusu

Türkiye’de Cumhuriyet tarihi boyunca dillendirilen ve toplumsal denetimin sözlü bir aygıtı olan ‘Batılılaşma’ modeli Avrupa Birliği sürecinde çöktü ve toplumun devleti denetlediği, demokratikleştirici bir işlev ve içerik kazandı. Sivilleşmenin ve demokratikleşmenin AB üyeliği sürecinde mümkün olabileceğini düşünen kesimler ‘yeni Batıcılar’ olarak tanımlanıyor. İhsan D. Dağı, geleneksel, devletçi ve seçkinci Batıcıları, ‘Eski Seçkinci Batıcılar’ olarak tanımlıyor ve onların, ‘Batı’dan, demokratikleşmeden, küreselleşmeden, insan haklarından, hukuk devletinden’ duyduğu korkuyu, ‘Batılılaşma Korkusu’nu anlatıyor.

17.06.2003


 

Müzik sektörünün ‘Unkapanı’ imajı, festivalle değişecek

Müzik Yapımcıları Meslek Birliği (MÜYAP) tarafından bu yıl ilk kez gerçekleştirilen müzik festevali / fuarı, bugün Beylikdüzü TÜYAP’ta başlıyor. Son yıllarda Unkapanı’ndan çıkarak kendine yeni bir yüz arayan müzik sektörü, bu fuar ve festivalle klasik ‘Unkapanı’ imajından kurtulmak istiyor.

Kitap fuarları, festivaller, konserler derken İstanbul, ilk müzik fuarına da kavuştu. Müzik Yapımcıları Meslek Birliği (MÜYAP) tarafından bu yıl ilk kez gerçekleştirilen MÜYAPFEST Fuarı bugün başlıyor. Fuar ile hem klasik “Unkapanı” imajının silinmesi hem de korsana karşı bir gövde gösterisi yapılması hedefleniyor.

“Bütün sektörlerin fuarı varken neden müzik sektörünü buluşturan bir fuar yok?” diye düşünen MÜYAP yetkilileri, şimdi kapsamlı bir etkinliğe imza atmaya hazırlanıyor. 17– 22 Haziran tarihleri arasında Beylikdüzü TÜYAP’ta gerçekleşecek “1. Uluslararası MÜYAPFEST Müzik Fuarı” aracılığıyla, yapımcılar, lisanslı yayıncılar ve tüm müzik sektörü kol kola verip korsanlara nispet yapacak. Müzik yapımcıları, yazılımcıları, klip prodüksiyon şirketleri, üniversiteler ve Kültür Bakanlığı’nın da stant açacağı fuarda, Feridun Düzağaç, Murat Evgin, Zara ve İbrahim Erkal gibi isimlerin konserleri ve çeşitli imza günleri düzenlenecek. Replikas, Nev, Düş Sokağı Sakinleri ve Demir Demirkan gibi isimler ise müzikseverlerle “Kemancı” ve “Maslak Venue”de buluşacak. Ayrıca fuarın son günü 500 binin üzerinde satan albümlerin yorumcuları ile plakçılarına MÜYAP tarafından ödül verilecek. “İyi” veya “güzel” gibi sübjektif değerlendirmeler yerine doğrudan satış miktarının baz alındığı değerlendirme, sanatçılara 1 milyon satış hedefini göstererek Avrupa değerlendirmesinde yer alınması imkânı da sunuyor.

Fuar öncelikle, kıyasıya rekabetiyle tanınan müzik sektörünün taraflarını aynı çatı altında buluşturmayı amaçlıyor. Fuarın bu yıl ilk kez düzenleniyor olması sebebiyle kimi zorluklarla karşılaştıklarını söyleyen MÜYAP Yönetim Kurulu Üyesi Bülent Forta, bu yıl tecrübe kazandıktan sonra gelecek yıl festivali İstanbul geneline yaymak istediklerini belirtiyor. Fuar yoluyla gerçekleştirmek istedikleri amaçlardan birinin de klasik “Unkapanı” imajını yok etmek olduğunu ifade eden Forta, “Müzik denince hâlâ akla ilk gelen yer Unkapanı. Oysa Türkiye’de müzik, endüstri olmak yolunda önemli adımlar attı.” diyor. Forta’nın belirttiğine göre, artık kaset çıkarıp ünlü olma hayalleriyle İstanbul’a gelenler bile Unkapanı’na değil, şirketlerin Beyoğlu’ndaki, Etiler’deki merkezlerine gidiyor. Unkapanı şu an sadece bir satış merkezi ve ‘showroom’ olarak faaliyet gösteriyor.

Bazen şikayet konusu olsa da, hemen her gün yeni bir ismin albümünün çıkıyor olması, uluslararası platformda üretim bakımından Türkiye’yi ilk 20 arasına taşımış. Türkiye’de müzik piyasasının hızla bir endüstriye dönüştüğünü söyleyen Forta, bu yolda yasal sürecini de tamamlayan sektörün şimdiden Avrupa Birliği’ne girdiğini dile getiriyor. Peki ortaya koyduğu rakamlarla gelişmekte olduğunu ispatlayan bu sektör, nitelik olarak ne durumda? “Biri Bizi Gözetliyor” evinden çıkıp albüm yapanların, promosyon uğruna olay çıkaranların ekrana taşındığı bu sektör, her şeye rağmen ümit vaat edebilir mi? Forta, bu tarz hadiselerin yanı sıra sevindirici gelişmelerin de sık sık yaşandığına dikkat çekerken, yaptığı tespitle aslında her şeyi özetliyor: “Ülke neyse müziğe de o yansır.”

Elif Tunca / İstanbul

17.06.2003


 

Cemal Nadir ödülü İranlı karikatüristin

“Amcabey’’ tiplemesiyle tanınan Bursalı karikatür sanatçısı Cemal Nadir’in anısına düzenlenen “1. Uluslararası Bursa Cemal Nadir Karikatür Yarışması’’, sonuçlandı. İranlı Masoud Ziaei Zardkhashoei’nin “savaş” ve “adalet’’ kavramındaki erozyonu konu alan eseri birinci seçildi.

Bursa Park Bahçe Sosyal ve Kültürel Hizmetler Ticaret AŞ. (BURFAŞ) Genel Müdürü Güngör Günalçın, yarışmanın bu yıl ilk kez uluslararası boyuta taşındığını, “Amcabey’’in “Mr. Uncle’’ olarak uluslararası alanda bir simge haline geleceğini söyledi. Günalçın, ilk kez uluslararası alanda yapılmasına rağmen, 24 ülkeden katılım sağlandığını, Türkiye genelinde ise 15 ilden eserler geldiğini kaydetti. Yarışmada ikinciliği Ebubekir Akyol, üçüncülüğü Osman Taş alırken Salih Küçük, Zdenko Puhin (Hırvatistan), Asım Oğuz ve Asuman Küçükandarcılar’a mansiyon ödülü verilecek. Bursa, aa

17.06.2003


 

Türkiye’nin tarihine fotoğraflı yolculuk

National Geographic Türkiye, Garanti Bankası’nın sponsorluğunda hazırladığı ilk özel sayısında, okuyucuları 1909–2003 yılları arasında fotoğraflarla Türkiye yolculuğuna çıkarıyor.

National Geographic’in bir asırlık fotoğraf arşivindeki binlerce Türkiye görseli arasından seçilen fotoğraflardan oluşan özel sayı, “Şark’ı Keşfetmek, Mucizeyi Anlamak, Müttefiki Tanımak, Tarihe Dalmak, Çatışmayı Çözümlemek ve Türkiye’de Çalışmak’’ olmak üzere 6 bölümden oluşuyor. Özel sayı, National Geographic Dergisi’nin Türkiye’deki ilk bağımsız çalışmasını oluşturuyor. Kültür–Sanat

17.06.2003


 

Ertaş için ‘ustalar şenliği’ düzenlenecek

Kültür ve Turizm Bakanı Erkan Mumcu, Türk Halk Müziği’nin ustası Neşet Ertaş adına Kırşehir ve Nevşehir’de her yıl “Ustalar Şenliği’’ düzenleneceğini söyledi.

Mumcu, Neşet Ertaş’ı makamında kabul ederek, bir süre görüştü. Ertaş’ın Türkiye’de yaşayan herkes için son derece değerli bir kültür–sanat adamı olduğunu kaydeden Mumcu, Kırşehir ve Nevşehir’de adına her yıl bir “Ustalar Şenliği’’ düzenleneceğini bildirerek, “Neşet Ertaş adı ile beraber sonsuza kadar yaşayacak bir şenlik olsun istiyoruz. Onun türkülerini derlediği çevrede müzik yapan insanların coşkuyla katılacakları bir şölen olsun istiyoruz.’’ dedi. Ankara,aa

17.06.2003


 

Türk musikisinin en güzel eserlerini ustalar seslendirecek

İstanbul Müzik Festivali kapsamında bu akşam gerçekleştirilecek bir konserde müzikseverler, klasik Türk musikisinin özgün icra biçimi olan geleneksel “fasıl musikisi”ni dinleme imkânı bulacak.

Bu akşam Darphane Binaları’nda saat 19.30’da başlayacak konser, klasik Türk ve tasavvuf musikilerinin bütün türlerinin icrasında ‘yaşayan en büyük usta’ olarak kabul edilen Hâfız Kâni Karaca’nın yönetiminde gerçekleştirilecek. Fasıl musikisinin özgün icrasına olduğu gibi Kâni Karaca’nın fasıl heyetini serhânende (başokuyucu) olarak yöneteceği konserde Mehmet Güntekin, Ahmet Erdoğdular ve Ahmet Çalışır, hânende (ses sanatçısı) olarak yer alırken Derya Türkan (kemençe), Sadrettin Özçimi (ney), Göksel Baktagir (kanun), Kemal Karaöz (daire) gibi sazlarında Türkiye’nin önde gelen sâzendeleri (saz sanatçıları), hanendelere eşlik edecek. ‘Hisarbuselik’ makamındaki fasılda; Zeki Mehmed Ağa, Hampartzum Limonciyan, Zekâi Dede, İsmail Dede Efendi, Numan Ağa, Şakir Ağa, Latif Ağa, Sultan II. Mahmud, Tanburî Mustafa Çavuş gibi bestekârların eserleri icra edilecek.

Fasıl, Türk müziğinin her türlü icrasını niteleyecek şekilde, dilimizde yaygın ve yanlış olarak kullanılan bir kelime. Oysa fasıl, 13’üncü yüzyıldan 20. yüzyıl başlarına kadar Türk müziği geleneğinde kendine ait besteleme, repertuvar ve seslendirme düzeni olan, zaman içinde “meydan”, “huzur”, “küme”, “kabasaz” ve “incesaz” gibi farklı kollara ayrılarak değişip çeşitlenen bir tür. Bu akşamki konser, günümüzde çok az sergilenebilen fasıl musikisini, sazlarında Türkiye’nin önde gelen sanatçılarının icrasıyla tanıma imkânı verirken kaside, gazel, na’t ve ayin gibi geleneksel sözlü türlerin duayeni olan Hâfız Kâni Karaca’yı dinleme fırsatı sunuyor. Tel: 0212 334 07 51 Kültür– Sanat

17.06.2003


 

Iraklı çocuklar yararına antoloji

Geliri Iraklı çocuklara ulaştırılmak üzere, dünyanın değişik ülkelerinden yazar ve çizerlerin çalışmalarını bir araya getiren bir ‘Antoloji’ hazırlandı.

Kitapta, çeşitli ülkelerden 150 sanatçının şiir, öykü ve illüstrasyonları yer alıyor. “Lines in the sand” adlı kitap, UNICEF tarafından tüm dünyada satılarak geliri, Iraklı çocuklara ulaştırılacak. Antolojide, eserleriyle I. ve II. Dünya savaşları, Vietnam, Kıbrıs, Körfez savaşları gibi, dünya çocuklarını ve geleceği tehdit eden tüm savaşlara karşı duruşu anlatan eserler arasında, Aytül Akal, Ayla Çınaroğlu, Aysel Gürmen, Ender Dandul, Mustafa Delioğlu gibi beş Türk’ün çalışmaları da yer alıyor. Kültür-Sanat

17.06.2003


 

[Kültür–Sanat Günlüğü]

Nuri Pakdil’in ‘Korku’ isimli oyunu, Tiyatro Sığınak tarafından bu akşam Üsküdar 75. Yıl Kültür Merkezi’nde sahnelenecek. İki perdeden oluşan oyun saat 20.00’de başlayacak. 0 212 315 40 76

Meral Şengüler’in konuşmacı olarak katılacağı ‘Ermeni Kilise Müziği’ konulu söyleşi, Yapı Kredi Kültür Merkezi Sermet Çifter Salonu’nda saat 18.30’da başlayacak. 0 212 252 47 00

2. Üniversitelerarası Marmara İletişim Kısa Film Günleri, Aksanat’ta bugün başlıyor. İki gün sürecek etkinlikte saat 14.00 ve 18.00’de gösteriler gerçekleştirilecek. 0 212 252 35 00

17.06.2003


Yazıcıya uyarla      Arkadaşıma gönder


GAZETE SAYFALARI


 



   BÜTÜN YAZARLAR


Bütün haberler



 

   
   
   
   

 

 

Copyright© 1995-2003 Feza Gazetecilik A.S. / Çobançesme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:+90 (212) 454 1 454 (pbx) Fax: +90 (212) 652 24 23 e-posta: okurhatti@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Bilgi İşlem ve İnternet Servisi tarafindan hazırlanmaktadır.