Vali Muammer Güler: İstanbul valisi ikinci başbakan gibi olmalı

Türkiye’nin en büyük şehrine bir yıl önce mülki amir olarak atanan Muammer Güler, İstanbul valisinin ikinci başbakan gibi geniş yetkilerle donatılması gerektiğini söyledi. Nuriye Akman’a konuşan Vali Güler, “İstanbul’un en büyük sıkıntısı Ankara’dır. İşler Ankara’dan daha ağır, daha pahalı, daha isabetsiz yürüyor. İstanbul, Türkiye’nin yarısına yakın kaynaklarını üretip kullanıyor. Diğer yarısında çok büyük sıkıntılar olduğu zaman bu yarıyı çok fazla etkilemiyor. Ama burada meydana gelebilecek sıkıntılar, öbür tarafı perişan ediyor.” şeklinde konuştu. Güler’e göre geniş yetkilerle donatılacak İstanbul valisi de halk tarafından seçilmeli.
Muammer Güler, tam bir işkolik. Vali olarak bir gün bile izin kullanmamış. Görevi gereği sürekli resmi kıyafetle dolaşmak gerektiğini söylüyor. Halkın içine sivil kıyafetlerle giren ve her türlü aktiviteye katılmaya özen gösteren merhum Recep Yazıcıoğlu için, “Onun fikirlerine en yakın valilerden biri benim. Acaba Yazıcıoğlu, İstanbul valisi olsaydı bütün bunlara vakit bulur muydu? Zorlanabilirdi burada.” yorumunu yapıyor.
İstanbul Valiliği binasına ilk girişim. Vali Muammer Güler’i beklediğim yüksek tavanlı, her yanı işlemeli oda ilk anda beni heyecanlandıracak kadar tarih kokuyor. Eskiden sadrazamlar yabancı konuklarını burada kabul edermiş. Fakat, bu hissim içinde odaya dikkatle bakınca öfkeye dönüşüyor. Her tarafta plastik çiçekler, o harikulade masanın üstüne serilen vişne kurusu sentetik örtü, atmosfere tamamen aykırı modern ayaklı lambalar, ferforje sehpa, cam kül tablaları... Koltukların lale desenli kumaşı idare eder ama neden sehpaların üstünde İstanbul’un simgesi taze laleler yok? Hem bir odada bu kadar çok Atatürk resmi olur mu? Resimlerden bir tanesi çerçevesi dahil şahane, ama tahta ayaklı panolar üstündeki 75’inci yıl afişleri ile diğerleri odanın ruhunu hafifletmiş. Teybi açar açmaz valiye ilk sözüm “Eski İstanbul’un ruhu burada incinmiş gibi geldi.” oluyor. Güler, odanın işlemelerinin, 1997–2000 yılları arasında elden geçtiğini ancak mekandaki eşyaların hiçbirinin muhafaza edilemediğini, duvarlardan birine dayalı olan ihtişamlı Osmanlı Arması’nın o bölgedeki aşınmayı kaybetmek amacıyla oraya konduğunu anlatıyor. Eleştirilerime hak veren Vali, Mimar Sinan Üniversitesi’yle görüşerek odayı baştan aşağıya yeniden ele alarak, orijinaline uygun hale getirmek istediğini açıklıyor. İçimden bir ses, “Kalk fırla, bütün plastikleri odanın dışına çıkart.” diyor. Sadece masa örtüsünü hemen kaldırtmaya cesaret buluyorum. Vali ile iki saat süren bir görüşme yapıyoruz. Konuştukça İstanbul’un ne kadar şanslı olduğunu düşünüyorum. Karşımda işkolik, tatlı–sert, idealist, iş bitirici, orijinal bir insan var. Biraz Turgut Özal’ı, biraz Recep Yazıcıoğlu’nu hatırlatıyor. Bana, gazetecilik anlamında gündem yaratacak bir başlık vermese de, konuşmamızın büyük kısmından okurlarımı haberdar etmek istiyorum. Güler’in dört yıllık döneminin biz İstanbulluların yararına geçeceğini umuyor, herkesi ona destek olmaya çağırıyorum.(N.A.)
Cumhuriyet döneminin 21’inci İstanbul valisisiniz.
Cumhuriyetten önce de iki vali var. Bu benim beşinci valiliğim. Mesleğimin olgun bir döneminde buraya atandım. İstanbul valiliğinin diğer valilikler gibi projelere çok ayıracak zamanı yok. Ama genel koordine açısından bir noktayı yakaladım ben. Otorite boşluğu var dediler. Hayır kardeşim tam tersine, otorite bolluğu var. Mesela İstanbul’daki trafiğin 17 ayrı sahibi var. İşte o bolluğun önü kesilecek.
Ne zaman?
Kamu Yönetimi Temel Kanunu çalışması yapılıyor. Tasarının hazırlayıcı ekibinde yer alıyorum. Kamu yönetimi, bu sistemi taşıyamaz hale geldi. Kamu hizmetlerinin yüzde seksen beşi, merkezi idare tarafından yönetiliyor. Merkezi idare de üzerine aldığı görevlerin tamamına yakınını Ankara’dan görüyor. İstanbul’un en büyük sıkıntısı Ankara’dır. İşler Ankara’dan daha ağır, daha pahalı, daha isabetsiz yürüyor. Yeni kanun, hangi hizmetlerin merkezi idare, hangilerinin yerel yönetimler tarafından yürütülmesi gerektiğini ve bunların arasındaki koordinasyonu belirleyecek. Yaza kadar kesin çıkar kanun. Tasarıya göre, güvenlik, din, dış politika, istihbarat hizmetleri ve milli eğitimin sadece müfredat belirleme çalışmalarını Ankara alıyor. Kalan hizmetlerin tümü taşraya aktarılıyor. Milli eğitim, sağlık ve bayındırlık hizmetlerini il idaresi, kalan hizmetleri belediyeler üstlenecek. Belediye sınırları dışında da yine il idaresi üstlenecek. Böylece Ankara’nın taşra kuruluşu kalmıyor.
Yani öğretmen atamalarına Milli Eğitim Bakanlığı karışmayacak mı?
Evet. Bakanlık sadece eğitim programlarını düzenleyecek.. Ben elimdeki kaynakla, nereye okul yapacağımı, öğretmen dağılımını nasıl yapacağımı saptayacak, gerektiğinde sözleşmeli personel çalıştırarak performans denetimi uygulamasına geçeceğim. Devlete bugün kapağı atana, 61 yaşına kadar, hiçbir kuvvet dokunamıyor. Ama vali dahil bütün memurlara sözleşmeli statü getirirseniz, performans denetimiyle beraber işlediğinde o özel sektörde çalışırken nasıl büyük gayret gösteriyor, işinden olmamak için her türlü fedakarlığı yapıyorsa, devlette de aynı şeyi yapacaktır.
Bu yasa çıkarsa İstanbul valileri Türkiye’nin ikinci başbakanları olacak galiba.
Olmasında da fayda var. İstanbul Türkiye’nin yarısına yakın kaynaklarını üretip kullanıyor. Diğer yarısında çok büyük sıkıntılar olduğu zaman bu yarıyı çok fazla etkilemiyor. Ama İstanbul’da meydana gelebilecek sıkıntılar, öbür tarafı perişan ediyor.
Bu yasa çıktıktan sonra, sıra valilerin halk tarafından seçilmesine mi gelecek?
Zaten olay oraya doğru gidiyor. Madem bu kadar yetkili, bu kadar güçlü bir valiyi atamayla tutamazsınız. Türkiye eğer buna hazırsa, ben valilerin daha şimdiden seçimle gelmesini istiyorum.
32 ilçenin 27’si metropolün içinde olan İstanbul valiliği her bakımdan zor. Buna rağmen en büyük hayaliniz İstanbul valisi olmaktı.
Zorluğunu biliyorum ama İstanbul valisi olmak, her idareci için son derece önemli bir beklentidir. İddialıydım. İdealime kavuştum. Hedefinizi yüksek koyacaksınız.
Bu kadar büyük bir hedefe ulaşabilmek için, ne tür taktikler uyguladınız?
Bu toplumun değerleriyle bütünleşmişim. Kendimi, bu milletin evladı gibi görürüm. Sekiz çocuklu mütevazı bir PTT memuru Mahmut Güler’in oğlu şu anda İstanbul valiliğine gelebilmişse, bu Türkiye Cumhuriyeti devletinin büyüklüğünü gösterir.
Hiç mi siyasi taktiğiniz olmadı yani?
Siyasi taktik yok. 1982’de İçişleri Bakanlığı Personel Şube Müdürü olarak atandım. Akabinde gelen bütün hükümetler benimle çalıştılar. 1991’de genel müdür oldum. Personel Genel Müdürlüğü’ne atanmış olan bir kimse, kesinlikle vali olur. Beni bir iktidar personel genel müdürü yaptı, tam tersi bir iktidar geldi, vali yaptı. Niğde, Kayseri, Gaziantep, Samsun valiliklerinde olumlu izler bıraktım. Vatandaş münasebetlerinin iyi tutulması benim özel taktiğimdir. Çok çabuk düşünen, çok çabuk karar veren, yerine göre bürokrasiyi by–pass etmeyi çok iyi bilen bir insanım.
Sekiz kardeşin içinde siz kaç numarasınız?
Ben iki numarayım ama fiilen bir numarayım, karakterim dolayısıyla. Şu anda evin babası benim. Bizde hâlâ ataerkil aile yapısı devam eder. Kardeşlerimin hepsi bana baba gözüyle bakar. Evin yöneticisi annemin vekil harcı, kardeşlerimle ilgili sorunların takipçisi, koordinatörü, yönlendiricisi, emredicisi benim.
Siz başınızı nereye dayıyorsunuz dinlenmek için?
Birçok şeyi eşimle paylaşırım, annemle paylaşırım. Annemle önemli bir ikiliyiz. Annem beni evin direği gibi kabul eder. Babam 65 yaşında rahmetli oldu.
Mardin kültürü mü bu?
Mardin kültürü sayılabilir. Yetişme kültürümüz de böyledir. Ben Mardin’den 54’te ayrıldım. Babam 1985’te emekli oldu. Yani 31 senedir memleketine gitmiyordu. Emekli ikramiyesini oraya çıkardı, oraya gittiği gün rahmetli oldu. Ben de gittim, cenazeyi aldım geldim. Benim bütün Mardin’i görüşüm, bu yarım gündür. Annem Bayar ailesindendir. Anneannem Ensari’dir. Çok köklü ailelerdeniz.
Sayın Vali, eşofmanlarımızı giyip Yıldız Parkı’na gitsek sizinle, orada konuşsak.
Benim için gerçekçi olmaz. Benim öyle yaşadığım bir hayat yok ki. Eşim bile beni pek takım elbisesiz görmedi. Hiç ceketsiz gezmem. İdarecilik ruhuma girmiş.
Ruhunuz da bu kadar kravatlı mı?
Kravatlı olmak istemiyor aslında. Ama ben daha evimin bahçesini tam olarak görmedim. İşimi çok abartırım, ailemin önüne almışımdır.
Bir tane hayatı var insanın. Tümünü işe adamaya değer mi?
Bilemiyorum ama İstanbul valiliğine gelirken ödediğim çok bedeller var. En büyük borcum ailemedir. 33 yaşımda girdim İçişleri Bakanlığı’na. 43 yaşımda ayrıldım, vali olarak. Bir gün izin kullanmadım. Bende sorumluluk duygusu çok gelişmiştir. İşim varsa eve gitsem de istirahat edemem. Davetlere gitmek istemem. Geldiğimden beri hiçbir cumartesi pazarım boş geçmedi. Benim uyku haline geçişim bile çok zordur.
Daha önceki valilik döneminizde de bir tane şarkı söylerken fotoğrafınız yok.
Mesleğin çerçevelediği önemli sınırlamalar var, onları göz ardı edemezsiniz.
Rahmetli Yazıcıoğlu nasıl bir modeldi peki, her ikisini birden başarıyordu?
Onun fikirlerine en yakın valilerden biri benim. Acaba Recep Yazıcıoğlu İstanbul valisi olsaydı bütün bunlara vakit bulur muydu? Zorlanabilirdi burada.
Zamanınızın büyük bir kısmını aslında yapmak istemediğiniz şeylere ayırdığınızda ne hissediyorsunuz? Değişik topluluklara girip çıkıyor, bir gün içinde düğünden cenazeye kadar her bir gruba uygun yüz ifadesi geliştirmek zorundasınız. Bu, sizde ne yaratıyor?
Kafada karışıklık yaratıyor, stres yaratıyor, yorgunluk yaratıyor.
Hangisi benim, gülen mi, ağlayan mı, kızan mı, emreden mi; şaşırmıyor musunuz?
Hepsini aynı sorumluluk duygusu içinde yapmanız gerekiyor. Ben ona alıştım artık. Bir düğünden bir cenazeye çok rahat adapte olabiliyorum.
Kendinizi sürekli kontrol altında tutmak, patlama ihtiyacını büyütmüyor mu?
Patlayacaksan kardeşim o zaman bu işi yapma. Başka iş yap.
Patlamamak için, gazınızı ufak ufak nerede bırakıyorsunuz?
İşte orada sabır unsuru devreye giriyor. Bu artık sizde bir alışkanlık haline gelmiş. Herkesin bir işi var. İyi bir idareci adam doktorudur, ben adam doktoruyum.
İlk geldiğinizde “Protokol valisi olmayacağım.” demiştiniz. Bunu ne ölçüde başarabildiniz?
Başardığımı düşünüyorum. İstanbul valisinin ertelemeyeceği temsil görevleri Cumhurbaşkanı’nın, Başbakan’ın, İçişleri Bakanı’nın gelişleridir. Bu üçünün dışındaki protokol görevlerini icra etmiyorum. İşin görünmeyen bir yönü var. Bütün kral, cumhurbaşkanı, devlet ve hükümet başkanı seviyesindeki yabancı konuklar İstanbul’a geliyorlar. İstanbul’da devletin temsilcisi benim. Bu nedenle de o konukların karşılanması, uğurlanması ve ağırlanması da benim görevim. Onun dışında hiçbir özel davete kesinlikle gitmiyorum, nefret ediyorum. Evimde kendi başıma yiyeceğim bir yemeği her şeye tercih ediyorum. En azından pijamamı giymeliyim, önüme güzel bir önlük koymalıyım. İstediğim yemekten istediğim tabak yiyebilmeliyim. Fotoğraf makineleri yüzüme patlamamış olmalı. Asgari nezaket kuralları sizi yoruyor. Ben orada diğerleri gibi kendimi koyuveremem. Beş kadeh içip sarhoş olamam, sanatçının karşısına geçip göbek atamam. Bir maç seyrederken havalara fırlayamam.
En kötüsü de bu galiba. Hakemin bir yanlış kararını yuhalayabilmeli insan.
Ben yuhalayamam efendim, ayıp olur. Ama içimde kalıyor tabii ki. Herkes maç seyrediyor, ben orada, bu insanlar buradan nasıl çıkacak, başlarına bir şey gelir mi, ihtimal hesaplarını yaparak, tedbirleri düşünüyorum.
İçinizde kaldı o negatif enerji, heyecanlandınız, bağıramadınız. Gelip burada insanları mı haşlıyorsunuz?
Hayır. Kontrol edeceksin kendini. Melaike falan da değilim. Kızdığım zaman da uf yakar, yıkarım. Tatlı sert bir adamım. Adamın hatasını gördüğüm an yüzüne de vururum, rezil de ederim. Ama onurunu kırmayarak. Haşlarım adamı valla, hiç bakmam gözünün yaşına. Etrafımda tembel, ebleh adam olmasından hoşlanamam. En rahat eden memur hiç çalışmayan, salak, geri zekalı memurdur, çünkü benim yanıma yanaşamaz. Ben zeki, pratik adamla çalışırım. Leb demeden, leblebiyi anlayacak. Ben şöyle baktığımda ne istediğimi bilecek.
İlk geldiğinizde hatırlıyorum, “Uyuşuklarla çalışmam, ayak uyduramayan gider.” diye meydan okudunuz. Kaç kişi döküldü?
Valla onlar dökülmese bile ben, onları döktüm. Ebleh adama iş tarif edemem, tez canlıyımdır. Birçok şeyi de kendim yaparım. Telefonlarımın çoğunu kendim çeviririm. Birçok telefon numarası aklımdadır.
Konuşma stilinizden belli, sanki aceleniz var.
Evet, her şeyin acele yapılmasından yanayım. İstanbul’da birçok şeyi uyuşuk şekilde yaparsanız görevinizi eksik yaparsınız.
Hâlâ sigara kullanıyor musunuz?
Bu sene sigara ile tanışıklığımın 41’inci yılını kutluyorum. 13 yaşında başladım. Sigaraya bağımlıyım. Aramızda bir vefa borcu mu var acaba, onu bırakamıyorum.
Bir ara akupunktur yaptırıyordunuz...
Ondan da vazgeçtim. Çünkü benim akupunkturları kafama yapmak lazım. Beyne yapılan akupunktur olmadığı için, hiç faydası olmadı bana. Boşalmak için tek çıkış sigara bana. Sigara endorfin üretiyor çünkü. Son yirmi yıldan beri de saat 16.00’ya kadar sigara içmemeye programlıyorum kendimi. Cumartesi pazar oldu mu bunu 12.00’de başlatıyorum. Daha sonra da beş tane içmeye çalışıyorum.
İçkiyle aranız nasıl?
Yok içmiyorum.
Ama Hukuk Fakültesi yıllığında adınız “Şarapçı Muammer” diye geçiyor.
Böyle öğrenciler arasında oturduk, kim ne kadar içecek gibisinden. Delikanlılık döneminde içiyordum tabii. Şöyle bir espriydi: Arkadaşlar toplandığımızda, çokça şarap içilen bir toplantı vardı. Oturdular, şu kadar kişi, şu kadar şarap içtiler gibisine yazılmış bir yazı...
Çocuklarınız genelde ortalıkta pek görünmüyor.
Göstermemeye çalışıyorum. Çocuklarımın o anlamda pek fazla talepleri de yok zaten. Oğlum, artık kişiliği oluşmuş, 25 yaşında bir çocuk. Kızım üniversite öğrencisi.
Laiklik anlayışınızın çerçevesi ne?
Laiklik bana göre bütün inanışların, bütün özgürlüklerin şemsiyesi. Laikliği, insanların inançlarını hoşgörüyle karşılama, birbirine tahammül edebilme olarak değerlendiriyorum. İlla fikri birbirine dayatma, şu doğrudur, bu yanlıştır demek değil. Zaten AB konsepti de bunu gerektiriyor.
|