|
Bülbül ile âşık
Şiir, eski çağlardaki hayatın yarısı idi. Şiir gibi söylenmedikten sonra bir sözü söylemenin ne anlamı olabilirdi ki!?.. İşte bu yüzden, kudemanın kabaran ve taşan duyguları ki şiir olup dizilince bazan bir girdap gibi derine inerek, bazan bir fevvare gibi yükseğe tırmanarak, ama mutlaka, Çinlilerin merasim ejderhaları gibi hep kendi üstüne, kendi merkezine kıvrılarak akan bir ses, müzik ve renk armonisi olup çıkar.
Adına Eski Edebiyat denilse de hep taze kalışı da bundandır. Dil değişse, fikirler farklılaşsa, zevk ve üslup başka başka olsa da onun içinde öyle değişmeyen bir lirizm vardır ki insanlık durdukça tazelenir, yeniden üretilir, durmadan büyür ve “insan”ı her çağ için bir başka renkte anlamlandırır, formatlar. Şu iki dizedeki dünya, hayal, his ve anlayış zenginliğine bakınız mesela! Binlerce divanda yine binlerce örneği bulunabilecek sıradan bir ifade üstelik. Fuzulî dilinden:
Ehl-i temkînem beni benzetme ey gül bülbüle
Derde yok sabrı anın her lahza bin feryâdı var
Gülüm! Beni bülbül ile karıştırma sakın! Ben temkinli bir âşıkım; onun ise derde (derd-e) sabrı kalmamış, her an binlerce feryad eyliyor.
Öteki anlamı şöyle:
Gülüm! Beni bülbül ile karıştırma sakın! Ben durmuş oturmuş, tecrübe kazanmış bir âşıkım; o ise derde sabrı olmayan yeni yetmenin biri, hiç durmadan feryad ediyor.
Bir başka anlamı da şöyle:
Gülüm! Beni bülbül ile karıştırma sakın! Ben (senin eşiğinde) mekan edindim; onun ise hiçbir kapıda (der-de) durduğu yok, her an binlerce (kapı dolaşıp) ah-vah ediyor.
Şair bu anlamlardan birincide kendi kendisine yeterlik konusunda tedbir aldığını, çünkü aşk işinde gizlilik gerektiğini, oysa bülbülün bu aşk ile çığlıklar atarak sırrı açığa vurduğunu, dolayısıyla edebe aykırı bir iş yaptığını, bu yüzden kendisinin ondan daha üstün bir âşık konumunda olduğunu anlatıyor.
İkincide, kendisinin aşk işinde iyiden iyiye piştiğini, kıdem kazandığını, acılar çektiği halde hiç sesini çıkarmadan yıllar yılı mertebeler kat ettiğini, bülbülün ise toy bir delikanlı gibi geveze ve uçarı bir tavır sergilediğini, bunun sonucu olarak da aşkın acılarına tahammülsüzlük gösterdiğini, bu yüzden kendisinin ondan daha değerli bir âşık olduğunu söylüyor.
Son anlama göre şair, sevgilinin eşiğini Eyüp sabrıyla bekleyen, orada ikamet eden (temkîn sözüyle tevriye) bir âşık tavrıyla konuşmakta, bülbülün daldan dala konmasını (tenasüp), bir kapıda (der–de sözüyle yine tevriye) durmamasını, bir an içinde bin feryat etmek (tezat) gibi ucuzculuğa düşüp herkese aşkını anlatışıyla da aşk töresini bozmasını ve sevgilisinin adını dile düşürmesini ayıplıyor, bu yüzden kendisinin bülbül ile karıştırılmamasını, çünkü ondan daha değerli bir âşık olduğunu dillendiriyor. Üstelik bülbül pır pır, o daldan bu dala konmakta, başka güllerle de ünsiyet kurmaktadır. Hakiki âşık böyle bir edepsizliği aklından geçirmeyi bile kendisine zül, sevgilisine ihanet, aşkına ziyan olarak düşünür. Bu durumda bülbülün gerçek âşık olamayacağı ortadadır. Gerçek âşık, ilk sevdiği son sevdiği olan, başka sevgi bilmeyen, üstelik bunu da gizli tutandır. Hani Leyla’ya sormuşlar, sen mi daha büyük âşıksın, yoksa Mecnun mu, diye. “Elbette ben daha büyük âşıkım!” diye cevap vermiş, “Çünkü ben aşkımı kimseye söylemedim; o ise bir dağ delisi gibi davrandı, sevgimizi dillere düşürdü.” Bu hâliyle gerçi bülbül Mecnun’u temsil eder, ama asıl olan, sevdiğini kimsenin bilmediği âşıktır. Tıpkı birini sevdiği halde aşkında iffet gözeten ve onu gizli tutarak bu uğurda ölen kişinin şehid olarak öldüğünü dillendiren hadiste olduğu gibi. Senedi zayıf olsa da hatta...
Tarıhın dıpnotlari
Kolay sanat
Birkaç gün içinde bir sanatı öğrendim, usta oldum sanan, ayrıca da bu sanat hakkında hocalık taslayan gençler bilhassa edebiyat dünyasında pek çoktur. Ziya Paşa’nın böyleleri için söylediği bir beyti vardır:
Gör sahidi irşâd olayım der
Dün mektebe vardı bu gün üstad olayım der
Eski zamanda kadıncağızın biri oğlunu kebeci çıraklığına vermiş. Oğlan hem yaramaz, hem ukala bir tip imiş. Bir hafta geçmiş geçmemiş, evine koşup gelmiş. Anası neden geldiğini sorunca da,
–Zenaati öğrendim de ondan geldim, demiş.
Öte yandan usta dükkanda meraka düşmüş. Gidip kadını bulmuş,
–Yahu, demiş, senin çocuk artık gelmez oldu.
–Gelip de ne yapsın, artık zenaati öğrendi.
–Allah Allah nasıl öğrenmiş bakalım, anlatsana?!
–Direğe yünü sararsın, tekme ile yuvarlarsın, olur sana kebe.
Usta gülmüş, başını sallayarak mırıldanmış:
–Vay piç kurusu, kendisi öğrendikten başka anasına da öğretmiş.
Berceste
Canıma bir merhaba sundu ezelden çeşm-i yâr
Öyle mest oldum ki gayrın merhabasın bilmedim.
Ahmet Paşa
16.10.2003
|