| |
Güze veda!
Pastırma yazı da bitiyor artık, dedi dostum. Bitiyor evet. Bu sene kış çetin geçecek. Nereden anladın? Baksana ağaçlara! Ayvalar çangıl çangıl, salkım salkım... Eskiler ayva bol olursa kış zorlu geçecek derdi. Sahi mi? Öyle...
Bir koruya gittim geçende. Aman Allahım! Çalılar, palamutlar, meşeler tepeden tırnağa pelit. Ağaçların yüklü pelit tutması da kara kışa işarettir. Deme yahu! Evet, aldanma sen yazın uzun sürmesine, bak kargalar gark gark diye senfoniye başladı. Bu uysal sonbaharın ardından karlı, buzlu, fırtınalı kışa hazır ol... Yandık desene!
Uzun sürdü güz. Ama ne güzeldi!.. Tatlı yağmurlar; ardından güneşli sabahlar, serin akşamüstüler... İnsanı şehirden alıp kırlara, parklara, bahçelere çağıran; mütemadiyen yürüme, avare avare dolaşma arzusu uyandıran zamanlardı. Yan bahçedeki ayva ağacına baktım, salkım salkım dallar, meyveden yapraklar görünmüyor. Ayvalar sert mi yumuşak mı bilmem, henüz bir ayva alıp yiyemedim. Beyoğlu’na çıktım geçende, kestaneciler çoktan kurmuşlar tezgahı. Baktım, çıtır çıtır, bir yanık kestane kokusudur yayılıyor etrafa. Eh kış gelebilir artık. Kazaklar, pardösüler, atkılar, potinler çıksın yavaş yavaş ortaya. Evlerde kış hazırlığı gecikti mi ne? Pencereler macunlansın, süngerlensin; bacalar temizlensin, kiremitler aktarılsın...
Güze veda dedim de, öyle kolay geçemem ben bir mevsimden öbürüne. Bağlılıklarımı terk edemem kolay kolay. Ne yapacağını bilmez, gelmekte olana ayak uyduramaz, gideni nasıl uğurlayacağını kestiremez bir halde kalakalırım ortada. Güz yavaş yavaş pılını pırtısını toplamaya durdu ya, ne yapılır şimdi? Çıkıp korulara, parklara gidilir, avarelik edilir. Güneşli günlerin tadına doymamış, sarı yeşil yaprakları muazzam bir pastel cümbüşüne dönmüş ağaçların altına oturulup sonbaharın asude müziği dinlenir. Güz meyveleri koparılır dallarından. Alıçlar, çitlembikler, palamutlar, yabani kestaneler... Pelitlerin, palamutların, cevizlerin peşinden koşan kargalara bakıp gülümsenir. Cenge gider gibi geçen bulutların seyrine dalınır. Sarı–yeşil yapraklardan bir döşek yapılıp üstüne uzanılır ve doyasıya göğe bakılır. Bulutların yelesine tutunup bilinmedik zamanlara doğru seyahate çıkılır.
Güzden ve avarelikten söz açıp da Sait Faik’e uğramamak olur mu? O tam bir güz adamıdır. Havuz Başı, Son Kuşlar, Mahalle Kahvesi; bahçeler, Ada sahilleri, işinde gücünde insanlar, park müdavimleri, balıkçılar, kır kahveleri, bıldırcın peşinden koşan avcılar ve kuş avlayan çocuklar panayırıdır. Havaların sertleştiği, lodosların birbirini kovaladığı, poyrazın, karayelin, gündoğusunun seferber olduğu günlerde Sait Faik, rüzgârın ıslık çaldığı bir Ada vapurunda, yahut Köprü’de uzaklara bakıyordur. Sokaklarda, parklarda göçmen kuşların; serçelerin, atmacaların, sakaların, isketelerin, karıncaların, kertenkelelerin, sineklerin, güzce konuşan yaprakların seyrine dalmıştır. Sonra kocaman bir vaveyla koparacaktır: “Kuşları boğdular, çimenleri söktüler, yollar çamur içinde kaldı... Dünya değişiyor dostlarım. Günün birinde gökyüzünde, güz mevsiminde artık esmer lekeler göremeyeceksiniz...”
Güz geçiyor dostlarım, pastırma yazı bitiyor!.. Vakit varken parklara, korulara gidip konuşan yaprakları, aceleci kuşları, yabani alıçları, palamutları görünüz. Onlar ki pek yakında, “Melül, mahzun, dargın çocuklar gibi, rüyalarına ve yataklarına kavuşur, yeni bir hız alabilmek için uyurlar.” Siz de gelmekte olan karakışa dayanabilmek için son güneşli günlerden ılık aydınlıklar biriktirin. Ve yavaş yavaş sert rüzgârlara, kurşunî gökyüzüne hazırlayın kendinizi.
18.10.2003
|