| |
İmam–hatip liseleri konusu
Zihnimin yorulduğu bir anda TV kanalları arasında kısa bir gezinti yaparken, bir kanalda çok ilginç bir diyaloğa şahit oldum. Medyadaki dekolte kıyafete TCK’ya dayanarak sesini yükselten yaşlıca bir avukat (A), programın sunucusuyla birlikte bir başka avukat (B) tarafından haşince sorgulanıyordu. Kanalda kaldığım 2 dakika içinde, iki avukat arasında şu çok önemli diyalog geçti:
A. Edebe ters dekolte kıyafet, TCK’ya aykırıdır. Maddesini okuyacağım.
B. Ceza Kanunu’nda böyle bir madde yok. Kararname o; kararname yasadan ayrıdır ve kamu çalışanları içindir.
A. Hayır, Ceza Kanunu maddesi; edebe aykırı giyimi yasaklıyor.
B. Sizin dediğiniz 100 sene öncesine dayanıyor; İtalyan Taskano’ya ait bir şey.
A. Bu, Atatürk’ün kabul ettiği ve onun meclisinden geçmiş kanunun maddesi.
B. Biz onu İtalyanlardan almışız, Katolik kanunu o. Müslümanlık...
A. Diğer kanunlarımızı da Batı’dan aldık, Atatürk aldı...
B. Şimdi, Atatürk aldı diye?..
Türkiye’de bazıları, hakim sistem adına en önemli tehlike olarak irtica adı altında İslâm’ın dünya hayatını tanzim eden yanını seçmiş ve duruşlarını buna göre ayarlamışlardır. Atatürk, Atatürkçülük ve Kemalizm de, bu duruşun ana üssü olarak tayin edilmiş ve gele gele, değişken bir anlayış içinde lâiklikle özdeşleştirilmiştir. Lâiklik için hiçbir zaman tam bir kavram çerçevesinin oluşturulmaması, o, asıl maksada her zaman hizmet edebilsin diyedir. İslâm’ın diğer yanlarına da, sisteme hizmet ettiği sürece fazla dokunulmamış, hattâ bu yanları sisteme entegre etme, daha da ötesi, onu korumada bir unsur olarak kullanma adına birtakım müesseseler de oluşturulmuştur. Bundan dolayıdır ki, meselâ, Demirel imam–hatip okulları açtığı ve Bediüzzaman Said Nursi lehinde mülâkatlar verdiği zaman, aynı şekilde Fikri Sağlar, kültür bakanı sıfatıyla Nur Risalelerini kütüphanelere koydurduğu zaman; “lâik” avukat, “Atatürk aldı diye?..” dediği, Atatürk de, aldığı kanunlar da kendilerine dokunduğunda “O, Batı’dan alınan Katolik kanunu” çıkışını yaptığı zaman sistem nazarında masumdur; ama aynı şeyleri İslâmî yanıyla öne çıkmış bir başkası yaptığı zaman bu, affedilmez bir suçtur.
İmam–hatip liseleri, zamanla duyulan genel bir ihtiyacı karşılamak üzere kurulmuş ve 3 askerî darbeye rağmen, kendilerine uzun yıllar dokunulmamış okullardır. Hattâ, 1980’e kadar bu okulların mezunları Erzurum Üniversitesi dışında bir üniversiteye gidemezken, 12 Eylül’le birlikte genel liseler statüsünde bütün üniversitelere gidebilme imkânına kavuşturulmuştur. Ama 28 Şubat sürecinde bu okulların hedef seçilmesi, bugün de aynı tavrın sürdürülmesinin ardında yatan sebepler arasında bilhassa şunları görmezlik edemeyiz:
a) Sistemi kullanan bazıları, bu okulların sisteme tam entegre edilemediği, hattâ sistem dışı cereyanlara kaynak oluşturduğu düşüncesindedir.
b) Bazıları, İslâm inanç, ibadet ve kültürü içinde yetişmiş insanlara, tabiî olarak tahammül edememektedirler. Bunların, Müslüman hanımların başörtüsü gibi, imam–hatip liselerine şiddetle karşı dururken de, bir zaman hususi bir sohbette önemli bir yazarın dile getirdiği “günah işleme hürriyeti” talebi içinde olup, bunu kullanmada üzerlerinde kamuoyu baskısı hissetmeme arzusu taşıyıp taşımadıkları da, pekalâ üzerinde durulabilecek bir husustur. İmam–hatip liselerinden yetişen insanlar, büyük ölçüde ahlâken mazbut olmakta ve hiçbir kanunsuzluğa karışmamaktadırlar. Serbestçe günah işlemek, çalmak, yolsuzluk yapmak, makamını dilediği gibi kullanmak, rüşvet almak vb. isteyenler, elbette yanlarında temiz insanları görmek istemezler.
c) AK Parti hükümetine belli bir icraat sınırı çizilmiştir. Onun bu sınırların dışına çıkmaması ve birtakım parti ideallerini gerçekleştirememesi, hattâ, farklı hedefleri olan bütün partilere yapıldığı gibi, kendi çizgisi dışında icraatlara sürüklenerek mağlûp edilebilmesi için, sürekli bazı “kırmızı noktalar”ın, tuzakların canlı tutulması gerekmektedir.
İslâm’ı ne derece temsil ettiği su götürür ve bütün liseler içinde % 3, meslek liseleri içinde % 8’lik bir yeri olan imam–hatip liselerine tahammülsüzlük ve sırf onlar için diğer meslek liselerinin de harcanması, aslında bir mağlûbiyetin ilanıdır. İslâm’a tam intisap iddiasında bulunanlara düşen, bunu kavramak, bütün olup bitenlerde ise kimseyi suçlamadan, İslâm’ı ne ölçüde temsil ve tebliğ edebildikleri hususunda sadece kendilerini sorgulamaktır. Diğer hususlar, sadece bir tesbitten ibarettir.
20.10.2003
|