|
Mutedilleri dümene geçirmek
merika’ya ilk geldiğimde toplumun dindarlığı ve laiklik tartışmasının canlılığı beni çok şaşırtmıştı. Muhafazakarlardan genelde oy alamayan Demokrat Parti’den Bill Clinton gibi oldukça liberal bir başkan bile yanından papaz dostlarını eksik etmiyordu.
George W. Bush başa geçince, Amerika’da ‘laiklik elden gidecek’ tepkisini verenler çok oldu. Çünkü Bush, gençliğinde Clintonvari bir hayat sürdükten sonra dine dönmüş, seçimde Hıristiyan fundamentalist gruplardan yoğun destek almış birisiydi. Bunun elbet bir siyasi geri ödemesi olmalıydı.
Amerika’da din eksenli bir iç siyasi savaş beklenirken, 11 Eylül 2001 hadiseleri meydana geldi ve olayı tamamen farklı bir boyuta taşıdı. Neticede yine din eksenli bir savaş çıkmıştı. Ancak bu, ‘teröre karşı savaş’ adı koyulmuş olmakla beraber, aslında İslam dünyasında dinden ve milliyetçilikten beslendiği düşünülen tüm Amerikan karşıtı rejimlere ve akımlara karşı verilen topyekün bir mücadeleydi. Savaşın Afganistan, Irak ve terörist avı gibi sıcak boyutu, vatansever yasası ve Guantanamo uygulamaları gibi hukuki (ya da gayri hukuki) yansımaları ve daha geniş planda Soğuk Savaş’a benzetilen bir ‘fikir mücadelesi’ boyutu vardı.
11 Eylül’den sonra Amerikan dış politikasında dizginleri koyu Hıristiyan ve Musevi milliyetçi-muhafazakarlardan müteşekkil neo-con’ların ve Amerika’nın en dindar devlet kurumlarından biri olan Pentagon’un eline geçirmesi, işin tuzu biberi oldu. Molla Ömer, Ladin gibi Amerika’nın baş düşmanlarının dindar oluşu ve siyasi söylemlerini dine dayandırmaları, diğer yandan Amerika’da da dini bütün bir yönetim bulunması, terörle mücadelenin merkezine din olgusunu taşıdı. Başkan Bush’un sonradan özür dilese de teröre karşı savaşı ‘haçlı seferi’ anlamına da gelen ‘crusade’ kelimesi ile tanımlaması, İslam’ı rencide eden Franklin Graham gibi fundamentalist dostlarını dışlamaması, son olarak Müslümanların puta taptığını iddia eden haçlı kafalı General William Boykin’i görevden almaması, medeniyetler arası çatışma tezini güçlendirdi.
Washington, bence İslam’a karşı savaş açmış değil. Ancak buralarda, Müslüman toplumlardaki radikal Amerikan karşıtlığının dinin bazı yorumlarından beslendiği kanaati hakim. Bu çerçevede ‘teröre karşı savaş’, sadece sivrisinek öldürmeyi değil, bataklığı kurutmayı hedefliyor. Bataklık tanımı İslam’ın geleneksel yorumlarını da içine alacak şekilde yapılabilir mi? Şahsen dindar olan bazı etkili siyaset yapıcıları İslam konusunda önyargılı davranabilir mi? İslam dini, tarihi ve kültürel dokusu konusunda maalesef fazla bilgi sahibi olmayan Washington siyasi elitince yanlış genellemelere gidilebilir mi? Müdakkik Amerikan akademisyenlerinin ve İslam coğrafyasını nispeten daha iyi okuyan bazı sağduyulu bürokratların tüm çırpınışlarına rağmen, bu hususlarda kaygılandırıcı emareler görülüyor.
Mesela genelleme zaafı üzerinde biraz duralım. Taliban’ın Sünni oluşu ve Irak’ta Amerika’ya en büyük direnişin Sünni kesiminde gerçekleşmesi, son zamanlarda Washington’da ‘Sünniler kötü, Şiiler iyi’ kanaatini oluşturdu. Bu kolaycı anlayışın, önce Irak’ta Kerbela ve Necef’i dinî bir merkez haline getirerek Şii dünyasındaki İran etkisini kırıp, sonra İslam dünyasındaki Sünni ağırlığını da Şii’lerle zayıflatma planları yapan bazı ‘Likudnik neo-con’lar tarafından pompalandığı da gözden kaçmıyor. Çünkü Şiilik, Sünniliğe nazaran Batılı değerlere daha yatkın bulunuyor. Aynı ekip, Yahudi ve Amerikan karşıtlığının en büyük dinî-ideolojik kaynaklarından biri olarak gördükleri Sünni-Vahhabi-Suud çizgisini de yok etmeye azimli. ‘Düşmanımın düşmanı dostumdur’ mantığı ile, Vahhabi çizgiyle kavgalı bazı Sufi gruplara yakın duruyorlar. Bu nedenle, Ortadoğu politikasında neo-conların en büyük fikir babalarından Prof. Bernard Lewis’in sarıklı cübbeli Nakşi Şeyhi Hişam Kabbani ile aynı kareye girmesine şaşmamak gerekiyor.
Bu ikili geçen hafta muhafazakar eğilimli düşünce kuruluşu Nixon Center’ın ‘Tasavvuf ve ABD Politikasındaki Potansiyel Rolünü Anlamak’ konulu konferansında konuşurken, katılımcılardan birinin, ‘Dini siyasi bir ideoloji haline getirenlerle mücadele edelim derken, tasavvufu bir ideoloji yapmaktan kaçınmalıyız’ uyarısı anlamlıydı.
Washington’da İslam medeniyetini olumlu olumsuz yönleriyle anlama gayretlerini destekliyorum. Nixon Center’ınki de onlardan biri. Amerikalı muhafazakar dış politika elitinin Müslüman–dindar siyasi ve toplumsal akımlarla diyalog içine girmeye çalışması, dikkatlerin tasavvufa yönelmeye başlaması da güzel gelişmeler. Ancak Müslümanlar arasındaki Şii-Sünni, Sufi-Vahhabi tipi tarihsel kavgaların kızışmasının zaten yeterince büyük olan medeniyet krizimizi derinleştireceğine ve Amerika’nın uzun vadede İslam dünyasında bir güvenlik kuşağı oluşturma hedefine de hizmet etmeyeceğine inanıyorum.
Amerika; Şii, Sünni, Sufi ya da Vahhabi olsun, doktriner olarak terörü tasvip etmeyen her İslami unsurla angajman yapmalı ve her bir unsurun kendi içindeki mutedillerin elini güçlendirmeye çalışmalıdır. Tabii böyle bir stratejinin kabullenilip uygulanabilmesi için, önce Washington’da mutedillerin dümene geçmesi gerekiyor...
27.10.2003
|