| |
Yaptıklarıyla en çok kayıpta olanlar
Kur’an-ı Kerim’de en ürpertici ikazların belki de başında, aşağıdaki ikaz gelir: (Ey Rasûlüm,) de ki: “Yaptıklarıyla en çok kayba uğrayanların kimler olduğunu size haber verelim mi? Onlar, dünya hayatını yegâne hayat edinen ve dünya hayatındaki bütün çalışmaları, (neticede hem bu hayatları hem de âhiretleri hesabına) boşa giden, fakat buna rağmen güzel işler yaptıklarını zannedenlerdir.” (Kehf/18: 103-104)
Bir insanın yaptığının güzel olduğunu düşünmesi, onun güzel olduğu manâsına gelmez. Güzel olan, Allah katında makbûl olup, dolayısıyla O’nun güzel gördüğü ve güzelliğini ilan ettiğidir. Bu sebeple, güzel işler yapmak, hangi işin ve onu ne şekilde yapmanın Allah’ın rızasına uygunluğunu bilmeye dayanır. Bu da, ya her tercihte, her işte, tutulan her yolda iyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı, güzel ile çirkini bilme ve ayırt edebilme ilim, basiret, feraset ve kabiliyetine sahip olmaya, ya da bunlara sahip bir rehberden öğrenmeye bağlıdır.
Âyetler, daha başka ayrıca pek çok gerçeğe de parmak basmaktadır. Kısaca: İnkârcılar, dünya hayatında, dünya hayatı adına birtakım güzel şeyler yapabilirler. Fakat bu yaptıklarının Âhiret’te de geçerli olması imana bağlıdır.
Allah yolunda çalışan, inancında, muamelelerinde samimi, sözü ile özü birbirine uyan ve “kurşundan dökülmüş duvar” gibi birbirlerine tutkun mü’minler var oldukça, İslâm’la savaşanların bütün yaptıkları sonunda boşa gidecektir.
Tarihte inanmayanların üstün oldukları zaman parçaları bulunabilir; fakat bunlar geçicidir ve nihaî âkıbet, Âhiret’te mutlaka, ama dünyada da yine mü’minlere aittir.
Bu gerçeklere rağmen, bazıları, Allah’ın Kitabı’nı günlük hayatlarından ve muamelelerinden çıkarmakla, güya doğru yaptıklarını zannetmektedirler. Modern bilimselciliğin tesiriyle, vahyi ilmin kaynaklarından olarak kabûl etmiyor ve dolayısıyla gündeme almıyorlar. Halbuki, vahiy yoluyla gelen bilgi mutlaka kesindir, fakat bazen yorum ve üzerinde çalışma gerektirebilir.
İlmin kaynağı olarak vahyi kabûl etmemek ve ilmîliği (bilimsellik) akıl, duyu ve deneyle ulaşılan neticelerle sınırlamak, ilmin ve doğruların sahasını olabildiğince daraltmak ve kendimizi görülen âleme hapsetmek demektir. Oysa, duyularımızla idrak edilemeyen, aklın da ulaşamadığı o kadar çok varlık sahası, varlık ve bunlarla ilgili o kadar çok hakikat vardır ki, ilmîliği sadece akla, sadece duyu ve deneye hasretmek, bu sahalar ve hakikatlarla ilgili ya inkârcı veya agnostik (bilmezci) olmayı gerektirecektir. Ayrıca, modern bilimin bu sahaları ve hakikatları ilmî kabul etmemesi, kendi cehaletini ortaya koymak manâsına geldiği gibi, bu tavır, asla ispattan kaynaklanan bir tavır değildir. Dolayısıyla, bizzat kendi savunduğu ilmîliğe aykırıdır; çünkü ilmî olan, ispatlanmış (müsbet, pozitif) olandır. İnkâr veya ret, bir hükümdür ve hüküm kesin delile dayanmalıdır. Öyleyse, modern bilim, bu sahaların ve hakikatların yokluğunu ispat etmelidir ki, onları inkâr edebilsin. Bu sebeple, ne ateizm, ne de vahyi, manevî âlemleri ve varlıkları kabul etmeme, asla ilmî (bilimsel) bir tavır değildir. Sadece bir zandır, bir saplantıdır, yani dogmatizmdir.
Modern bilim, duyu ve deney sahasının dışında kalan hakikatları inanmaya havale etmekle de işin içinden çıkamaz. Bu, batılı bilim ve iman anlayışından kaynaklanan bir tutumdur. İslâm, imanın ilme oturmasını, en azından ilimle desteklenmesini istediği gibi, bilmekle inanmayı da asla ayırmaz ve birbirine zıt görmez. Şu halde, akıl, beş duyu ve deneyin dışında kalan varlık alanlarını ve hakikatları kabûl etmek, ilmî tavrın ta kendisidir. Kaldı ki, bunları bizim beş duyumuz görmüyor ise de, Allah insana bunları da görüp kavrayacak başka duyular vermiştir. Tarih boyunca sayıları 100.000’i aşan ve hayatları boyunca hiç yalan söylememiş ve birinci özellikleri doğruluk olmuş bulunan peygamberler, bu duyularını çalıştırabilen insanlardır ve bu hakikatları müşahede etmişlerdir. Ayrıca, “şühud” sahibi milyonlarca evliyâ da aynı hakikatları, kendi derecelerine göre idrak etmiştir ve etmektedir. Bunların haber verdikleri hakikatları reddetmek veya dogmatik bir inanca havale etmek, hiçbir delile dayanmadan bu zatları yalancı kabûl etmek gibi, ilmîliğe en ters bir tavırdır.
Düşünce yanlışlarının sebepleri:
Enkaz üzerinde bina yapmaya kalkmak
Hakim sistem içinde sürekli reaksiyoner davranmak.
Bir aksiyon çizgisi tutturup, düşünceyi buna göre inşa edememek.
Yapıcı olamamak; bunun nefislere zor gelmesi.
27.10.2003
|