| |
Çileli bir ömür
Yetmiş sekiz yıllık ömrüne bakınca acılar, mağduriyetler, ümitsiz mücadeleler görürüz. Herkesin dizbağlarının çözüldüğü yerde o eğilmedi; nezaketin dokuduğu şahsiyetinin özünü asil bir çelik oluşturduğunu hayatının her anında müşahede etmek mümkündü.
İdeolojik mahkemelerin tarafgirliğini, acımasızlığını, efendilerinin arzularını yerine getirmek gayreti güttüklerini elbette biliyordu; zira o topraklarda büyümüştü. Yalana, propagandaya oturan bütün despot rejimlerde olduğu gibi totaliter sosyalizmlerde de mahkemeler rejimin emrindeydi. Adalet hürriyetin bulunduğu ülkelerde söz konusu olduğundan hakimler memleketlerinde bu sihirli perinin varlığını ispat etmeyi görevleri sayıyorlardı. Bunun için onun rejimi okşayan bazı cümleleri yeterdi; ona çok büyük fayda sağlayacağını düşünerek beklenen sözleri esirgemeyeceğini ümit ediyorlardı. Ama onun yiğit sesi, şu sözlerle milletinin vicdanını dile getirdi: “Ben her zaman ülkemi sevdim ve severim. Fakat otorite söz konusu olunca hiçbir otoriteyi hiçbir zaman sevmem. Otoriteye ancak riayet edebilirim, çünkü ben bütün sevgimi özgürlüğe adadım.” Onu mahkeme salonunda aralarında üç çocuğunun, hısım akrabalarının bulunduğu büyük bir kalabalık dinliyordu. İlk anda onun bu sözleri kalabalığı ürküttü; fakat daha sonra sakinleşince vicdanlarının sesi olduğunu fark ettiler. Yugoslavya’nın en korkunç hapishanesinde geçirmek üzere on dört yıla mahkum edilince, çocukları, akrabaları, sevenleri telaşa kapıldılar. Ama o sevimli, vakur çehresini biraz daha sıcak hale getiren acı gülümsemelerle Yugoslavya’nın totaliter rejimine meydan okuyordu. Tavrında bir tankın hücumuna karşı koyan bir güvercinin onuru vardı.
Bu onun ilk mahkumiyeti değildi. Çocuk denecek yaşta felsefeye derin ilgi beslediğinden temel kitaplarını özümseyerek okumuştu. Ağırbaşlılığından dolayı da yakın çevresi ona “Bilge Kral” diyordu. Daha bu yaşlarda İslami hassasiyete sahip olduğu için rejimin takibine uğradı. “Bölücülük ve halklar arasında nefreti körüklemek”le suçlanarak üç yıl hapse mahkum olmuştu. Cezasını tamamladıktan sonra “Genç Müslümanlar Teşkilatı”ndaki faaliyetlerinden dolayı beş yıl zindanlarda yatmıştı. On dört yıllık cezasının sebebi ise “İslam Bildirisi” adlı eserini yayımlamasıydı. Ceza indiriminden yararlanarak hapisten çıkan İzzetbegoviç “Demokratik Eylem Partisi”nin tabii lideri olarak genel başkanı seçildi. Onun adı ve şahsiyeti Yugoslavya’da horlanan, sindirilen Müslümanların yegane güven kaynağı haline gelmişti.
Ciddi bir mütefekkir olan İzzetbegoviç dünya siyasetini çok yakından tanıyor, Batı’nın haşin ve saldırgan tavrına karşı İslam’ın hoşgörüsünü ve barışçılığını vurguluyordu. Taviz vermeyen, ama ılımlı bir tutum sergileyen İzzetbegoviç, 1990’da kendi bölgesinde Müslümanların çoğunluğunun desteğini alıp, komünistleri hezimete uğrattı. Bir yıl sonra Yugoslavya dağılınca, Slovenya ve Hırvatistan’ı Avrupa Sırp pençesinden kurtardı. Ne çare ki dünyada güçlü bir İslam devleti veya bloku yoktu; Bosna- Hersek’teki Müslümanlar sadece kendilerine güvenebilirlerdi. Bu da ancak bağımsızlık şuuruyla mümkündü. Bağımsızlık isteyip istemediklerine dair yapılan referandumda Müslüman halkın tam desteğini aldı; 3 Mart 1992’de Bosna-Hersek Cumhuriyeti’ni ilan etti.
Dünyanın en güçlü medeniyetlerinden birini kuran, Batı rönesansının temellerinde önemli rol oynayan Endülüs’teki Müslümanlar on beşinci yüzyılda kılıçtan geçirilmişlerdi. En geri kalmış Müslüman memleketlerinde bin dört yüz yıldan beri Hıristiyan ve Musevilerin yaşamalarına rağmen üç milyon Müslüman’ın Hıristiyanlar tarafından katledilmesi bir medeniyet anlayışını ortaya çıkarıyordu. Şimdilerde takvimler hangi rakamı gösterirlerse göstersinler, özgürlük adına hangi nutuklar atılırsa atılsın, Batılıların Avrupa’nın ortasında Müslümanların bir devletine izin vermeyeceklerini biliyordu. Ve ateşli yıllar başladı. Savunmasız çocuklar ve yaşlılar doğranır, kadınlar ve kızlar tecavüze uğrar, her türlü tarihi değerler ve dokular yok edilirlerken Bosna’daki Müslümanların lideri olarak bir taraftan silahla mücadele etti, diğer taraftan da entelektüel platformlarda peşin hükümleri kırma mücadelesi verdi. Soykırımına uğramış Bosnalıların yaralanmış vicdanlarının, incinmiş gururlarının acılı, ama soylu sesi oldu.
Dünyada cılız dostları varsa da, çelik pazululara karşı yalnızdı, imkan bakımından da çaresizdi; ama güçlüydü; çünkü inanıyordu. Zerre misali şüphesi olanın şu cümleleri yazması mümkün değildi: “Ben şimdiye kadar daima Müslüman kaldım ve bundan sonra da Müslüman olarak kalacağım. Bugün İslam için çalışmaktayım ve hayatımın sonuna kadar da İslam için çalışacağım. Çünkü benim için İslam yüce, iyi ve güzel olan her ne varsa hepsinin diğer adıdır.”
İnandıklarına adadığı ömründe belki mutlu bir gün görmedi; mutlaka yüz milyonlarca Müslüman’ın onun için biricik dileği mezarının nur, mekanının cennet olmasıdır. Şüphesiz ki bu kadar müminin yürekten duasının Rabbimizin nezdinde bir değeri vardır.
27.10.2003
|