| |
Davulun sesi bozuldu
Mübarek ramazanın ilk sahurunda, balkona çıkıp şöyle bir davulcuları dinleyeyim dedim. Çıkmaz olaydım. Davulcular yok mu? Var olmasına var da ahenk yok! Mütemadiyen aynı tonda, ne idüğü belirsiz, patlak, düzensiz, melodisiz gümbürtüler sarsıyor ortalığı...
Yazık ki artık davulcular davulcu değil. Bunlar, ramazanları vesile bilip parsayı toplamak isteyen fırsatçı taifesi. Tamam, çocukluğumuzdan az biraz hafızamızda kalan mânili, cümbüşlü davul ziyafetlerini beklemiyoruz; ama yine de birazcık olsun üslûbu, âdabı yok mudur bu işin! Yok... Tokmağı davulu kucaklayan çıkmış sokağa. Ha, ‘Suçu bütün bütün davulculara atmayalım; mevsim kıştır, havalar yağmurlu. Davulun derisi ıslanıp su yutuyor. Islak deri de ahenkli ses çıkarmıyor.’ diyebilirsiniz. Doğrudur; ama bu mazeret nâehil davulcu milletini ne kadar temize çıkarır? Sözün kısası, sahurlarda bizi uykunun baygın denizlerinden sıçratıp kendimize getiren o ahenkli nağmeleri ebediyen kaybettik. Eh, zaten çalar saatler, cep telefonları o vazifeyi daha medeni yollarla görüyor artık!
Davulculardan şikayetle söze girdik, lâkin asıl mesele bu değil. Söylemeye dilim varmıyor; ama bu kış ramazanları ağız tadında bir oruç keyfi yaşatmıyor insana. Günler zaten bir tutam, bakmışsın öğlen olmuş; öğleni buldun mu gerisi bağlasan durmaz. Acıkmak yok, susamak yok! Oruç çocuk oyuncağı... Nerede o haziran, temmuz oruçları! Günler bir asır, sıcaklar kavurucu... Daha güneş tepeye gelmeden ağzın dilin kurur, miden başlar kemirmeğe. Saat dersen bir adım ilerlemez. Mevsim yazdır, meyvenin bin bir türlüsü etrafına dizilmiş, gözünün içine bakıp işvelenmektedir. Gün tepeden sallandı mı ağzın iyice keçeleşir, miden yapışır, vücudun pelteleşir, canın çekilir; başında bir uğultudur peydahlanır; gözlerin kararır, dudakların çatlar... O sıra bir yudum su dünyalara değişilmez bir nimet olur. Derken, gözlerinin önünde şırıl şırıl akan musluklar, billurdan pınarlar belirmeye başlar. Top sesini yahut ezan sadasını duyar duymaz, elini uzattığın su bardağı ile yeniden bir hayat bağışlanıverir. İşte orucun bütün lezzeti ve keyfi burada; bu bir yudum suya ve bir kara zeytin tanesine duyulan hasrettedir. Adamakıllı acıkmadan, susamadan akşamı bulduğumuz için iftarların da zevki olmuyor doğru dürüst. Sahur, hakeza... Nasıl olsa acıkmıyoruz diye özene bezene sahur da yapmıyoruz artık. Belki de hiç kalkmıyoruz sahura. Tabii hanımlar için bulunmaz nimet; bir kahvaltı hazırlamakla işi kotarıveriyorlar. Annelerimizin, ninelerimizin günler, aylar süren ramazan hazırlıklarından da eser yok. Sahurlara has çorbalar, börekler, erişteler, dolmalar, sarmalar, hoşaflar çoktan tarihe karıştı.
Davulcular, kış oruçlarının tadı tuzu, ev hanımlarının kolaycılığı derken madem memnuniyetsizliğimizi aşikar ettik, bir de gazetelerin ramazan sayfalarına dokunalım da tam olsun. Aman Allahım, onlar büsbütün fecaat! Ramazanın ilk günü baktım, bütün gazetelerde hususi sayfalar... Eh güzel! Güzel de ne var ramazana dair? Hiçbir şey!.. Sağlıklı zayıflama usulleri, yalan yanlış evliya menkıbeleri, Bektaşi fıkraları, camiler, türbeler; oradan buradan aşırma bilgi kırıntıları... Dil, üslup, Hak getire!.. Nerede o güzelim ramazan edebiyatı? Eski devirlerin gazetelerinde edebiyatçıların kaleminden çıkma nefis yazılar neşrolunurmuş. Ahmet Rasim’in, Refik Halid’in, Ercüment Ekrem’in, Halide Nusret’in yazdıklarını okurken kendinizi tadına doyulmaz bir ramazan ikliminde bulursunuz. Bizim gazetelerde böyle metinler aramak boş hayal!
Velhasıl azizler, ne davulunda ne sahurunda ne de edebiyatında bir zevk, bir keyif var bu ahir zaman ramazanlarının. Mesele kışta değil tabii; değişen, başkalaşan hayatımızda. Ömrümüz olursa yaz ramazanlarını da göreceğiz elbette. Herhalde onların da bütün lezzeti uçup gitmiş olacak; yalnız zahmeti kalacak. Allah sonumuzu hayreylesin. Biz yine de ağzımızın tadıyla orucumuzu tutup sevabını bol eylemeye bakalım.
01.11.2003
|