İNTERNETİN İLK TÜRK GAZETESİ
02.11.2003
Pazar
  For English
  Ana Sayfa
  Haberler
  Ekonomi
  Dış Haberler
  Politika
  Kadın-Aile
  Kültür Sanat
  Televizyon
  Spor
  Yazarlar
  Yorumlar
  Çizgi-Yorum
 
  Akademi
  Bilişim
  Eğitim
  Otomobil
  Röportaj
  Tüketici Masası
  Okur Hattı
 
  Bölge Haberleri

  Dünyada Zaman

 
  Arşiv Arama
  Abone Formu
  About Us
  Reklam
  Künye / İletisim

  Hava Durumu
  Namaz Vakitleri
  E - Kart
  Sanat Galerisi

ZAMAN KiTAP

NURİYE AKMAN



Dünya çapında bir gazeteyi elime aldığımda içim hâlâ cız ediyor

Yarın 3 Kasım. Gazetemizin doğum günü. Zaman’ın uluslararası standartta bir gazete olma yolunda başlattığı dönüşüm projesinin üçüncü yılı başlıyor. Yaratıcı ekiple konuşmanın tam zamanıdır diye düşündüm. Böylece bu aileye dahil olduğum günden bu yana “Bizi sayfanda Ekrem Dumanlı, Eyüp Can, Bülent Korucu ve Fevzi Yazıcı ile karşı karşıya getir” diyen okurlarımın arzularını da yerine getirmiş oldum. Çünkü Zaman, hangi başarıyı elde ederse etsin, esas kahramanın okuyucu olduğunun bilinciyle yaşayan bir gazete. Ekrem Dumanlı’nın dediği gibi esas alkışlanacaklar okurlar.

 

Arka sayfa güzeli bizim gazeteye neden uğramıyor? Yoksa çıplak kadınlardan korkuyor musunuz?

Ben arka sayfa güzeli kullanan yayın yöneticilerini kınamıyorum. Kullanmak isteyen kullanır, istemeyen kullanmaz. Dünyada da arka sayfa güzeli diye bir uygulama var. Fakat, bunu bulvar gazetesi olarak bilinen, magazin yayıncılığı yapan yayıncılar kullanıyor. Biz eğer kendimize referans gazete hedefini koymuşsak, böyle bir şey kullanmamız mümkün değil. Reklamda kullanılan ifade, ne birilerini suçlamak, ne de kendimizin müdafaası için. Main stream journalism yapıyorsak bunun standartları var. Basılacak fotoğrafın bir haber değeri olmalı. Zaten, televizyon, internet ve diğer yayın organlarında, arka sayfa güzeli enflasyonu var. Böyle bir şeyden de korkmuyoruz. Ayrıca kullanacağımız fotoğrafların Zaman’ın okur kitlesini rahatsız etmeyecek boyutta olması lazım. Bizim bu yolu tercih etmemiz, herkes de böyle tercih etsin demek değil.

TV reklamlarımızdaki mizansen, gerçeği ne kadar yansıtıyor? Hakikaten onlar bizden ürküyorlar mı, yoksa biz onların bizden ürkmesini mi istiyoruz?

Bizim dışımızda bir medya grubunun bizden ürkerek bir şey yaptığını düşünmüyorum. Biz sosyal barışın çok önemli bir noktasında duruyoruz. Bu neticede birebir hiçbir gerçekle irtibatı olmayan, kurgusal bir şey. Hatta tiplere falan bakacak olursanız, bu filandır diyebileceğiniz bir tip de görmedim. Art niyetle düşünülseydi, işte filan grubun aleyhine bir reklam yapalım denseydi, çok basit bir iki karakter benzeştirmesiyle, anında çeşitli yerlere gönderme yapılabilirdi. Bir gazete, ben referans gazeteyim, kaliteli, güvenilir gazeteyim diyerek de kendini ifade edebilir. Ama bu çok tüketilen bir propaganda. Şimdi Marka Ajans, oturmuş gazeteyi incelemiş. En çarpıcı özellikleri ne diye düşünmüş. Reklama dönelim. Biri, diyor ki, “Böyle başlık mı olur, sansasyon yapacaksın ki satışlar patlasın”. Şimdi bu bir ilke meselesidir.

Bu temaları ajans kendisi mi tespit etmiş?

Tabii ki. Ajans, bir araştırma yapmış şunu tespit etmiş: Zaman, haberle yorumu ayırmış böylece sansasyonel habercilikten uzaklaşılmış. Bu yanlış mı? Reklam, hangi gazeteyi hedef alıyordan ziyade bunu düşünmek lazım. Çeviriyor, üçüncü sayfa. “Bir damla kan yok” diyor. Yalan mı?

Biz neden önemli bulmuyoruz kanlı haberleri?

Biz, insan merkezli yayıncılık yapıyoruz. Gerçek insan öyküleri bulalım istiyoruz. Gerçek insan öyküleri ille de adliye koridoruyla morglar arasına sıkışmış bir yaşamın yansıması değil. O da bu işin bir parçası. Nitekim öyle haberler de giriyoruz. Ama gerçek insan öyküleri için kan, ürpertici cinayetler bulmak şart değil. Hangi dünya standartlarında büyük gazetenin üçüncü sayfası adliye haberlerine fiks edilmiştir?

Zaman’ın teorisyeni neden sizsiniz? Neden bu kadro içinde bu projeyi fark eden siz oldunuz ve Amerika’ya gittiniz?

Hadisenin kader yönü olduğuna inanıyorum. Dâhi bile olsanız, ki benim öyle olmadığım ortada, eğer şartlar uygun değilse, yapı müsait değilse hiçbir şey yapamazsınız. Edebiyat okudum. İdealim öğretmen olmaktı. Ama kader rüzgarları, bizi kültür sanat sayfasında çalışmaya itti. Bir müddet sonra genel yayın koordinatörlüğü yaptım. Dil bilmemek bir gazeteci için çok büyük bir problem deyip Amerika’ya gittik. Sonra hazır dil öğrenmişken gazetecilik üzerinde bir çalışma yapalım dedik. Bir üniversiteden ders almaya başladık. Gazeteye döndüğümüzde arkadaşlarımızı topladık. Tecrübelerimizi paylaştık. Bilgisi, anlayışı çok yüksek arkadaşlar. Dediler ki: “Evet, bu projeyi başarabiliriz”. Mizanpaj değişikliği ile ilgili üç çalışma birden yaptık. Fevzi Yazıcı’nın yaptığı tam istediğimize uygundu.

Amerika’da gördüğünüz gazetecilik eğitiminin bir sonucu muydu beğendiğiniz tasarım?

Sadece o değil. Çünkü Amerika’daki gazeteciliği Türkiye’deki gazeteciliğe uydurmak çok kolay bir şey değil. Ülke başka, şartlar başka, teknoloji başka. Amerika’da gördüğüm gazetecilik bana Fransa, Almanya, İngiltere’deki gazetecilik ortamını da açmış oldu. Şunu fark ettim ki, Türkiye’de kendi kurguladığımız gazetecilik çerçevesinde hareket ediyoruz. Birbirimizin benzeriyiz. Logoları çekip aldığınız zaman, gazetelerin hangisinin hangisi olduğunu anlamak bile zor. Bu da kimlik bunalımı ortaya çıkarıyor. Bizim gazetelerle yabancı gazeteler arasında büyük fark var. Bu farkı sadece toplum farkına bağlamak mümkün değil. Lokal esneklikler vardır her meslekte; ama mesleklerin bir de evrensel standartları vardır. Bu standartlar, Türkiye hariç bütün ülkelerde aynı.

Bizim patronumuzun diğer gazete patronlarından farkı ne?

Bizim imtiyaz sahibimiz Ali Akbulut Bey. Kendisi iyi bir işadamı. Diğer gazete patronları kadar ortada görünmek istemez. Bu kişisel bir tercih. Onun dışında, beş tane ortağımız var. Hepsinin fabrikaları, ithalat ihracat işleri var, hepsi ticari dünyada belirli bir ağırlığı olan insanlar. Yayın konusunda onların bana tanıdığı büyük bir müsamaha olduğunu söylemek isterim. Genelde bizim yaptığımız yönetim kurulu toplantıları mali konulardadır.

Bir özeleştiri yapmamız gerekirse neleri başaramadınız?

Dünya çapında yabancı bir gazeteyi elime aldığım zaman, hâlâ içim cız ediyor. Neden Türk gazetecileri şöyle güzel bir gazete çıkarmıyor, dört başı mamur haber, dört başı mamur yorum yazamıyor diye üzülüyorum. Diyeceksiniz ki, Avrupa basını da, Amerika basını da 11 Eylül’de, Irak savaşında büyük bir sarsıntı yaşamadı mı? Yaşadı. Fakat orada sistem, buradaki kadar insanları laubali davranmaya teşvik etmiyor. Evet şovenizme varan bir yayıncılık dünyanın her yerinde oldu. Fakat o kadar da sert ve büyük tepkiler ortaya çıktı ki, bir zaman sonra dengeler, yeniden eski şeklini alabilir, taşlar yerine -zor da olsa- oturabilir. Ben hâlâ böyle dolu dolu, okuyucuyu hayretler içerisinde bırakacak, bu kadar da bilgiyi ben beklemiyordum dedirtecek gazete olmadığını düşünüyorum. Hem bilginin zenginliği, hem de bilginin sunum zarafeti açısından Zaman daha yolun başında. Yakaladığımız nokta belki Türkiye’de dikkat çekecek bir nokta olabilir ama, arzu ettiğimiz seviyenin çok başlarındayız.

Görsellikte yakaladığınız başarıyı, içerik dolgunluğunda ne zaman yakalayabilirsiniz?

Bir çırpıda söylemek zor. Çünkü bir piyasa gazeteciliği var. İster istemez bizim arkadaşlarımız, ben de dahil, bu piyasa gazeteciliğinden etkileniyoruz. Bir bakıyorsunuz haberin flaşını seçerken, arada bir sansasyona kaçabiliyor bunu yazan muhabir. Ya da editör işte şöyle bir parlatayım demek suretiyle, bazen ölçüyü aşabiliyor.

Ben tam tersi bir eleştiri getireceğim. Hiçbir zaman parlak olmadı başlıklar diyeceğim.

Esas doyurucu, bilgi yüklü ve bilginin de zarafetle, tatlılıkla, hoş bir üslupla sunulduğu bir gazete olmak için neler lazım bunu düşünmek lazım. Hepimiz dil fakiriyiz. Televizyondaki Türkçeyi şöyle ya da böyle biz de işitiyoruz. Bizim de şuuraltımıza giriyor. Neticede, bu metinleri okuyarak yazan bir kadrodan müteşekkiliz. Bu işin belki başından başlamak lazım. Az kültürlü, dil fakiri insan kaynaklarından yetkin bir kadro kurmaya devam ettiğimiz müddetçe istediğimiz doyuruculukta bir gazete de hemen olamayacak.

İlk iki yıl, ilkeleri ortaya koymak ve yerleştirmekti amaç. Bundan sonraki yılda da içini doldurmak diye özetleyebilir miyiz projenizin hedefini?

Doğru. Çerçeveyi arkadaşlarımızla birlikte çizdik, haberle yorumun ayrımını yaptık. Bazı standartlar geliştirdik. Bu standartların evrensel bir çerçevede olmasını arzu ettik. Fakat onun içini tam dolduramadık. Sezon başında dört günlük bir seminer verdik. Yazarlarımızdan, dışarıda gazetecilik deneyimine güvendiğimiz, inandığımız, yerli ve yabancı önemli gazetecilerle bir konuşmacı kadrosu kurduk. Seminerde konuşulanları kayda geçirdik. Bir kitapçık haline getireceğiz. Biz haberde dört yazı biçimi kullanıyoruz. Haber analiz, haber yorum, haber inceleme ve haber izlenim. Bu ayrımlar bizde olduğu kadar hiçbir gazetede yok, bunları daha derinleştirmek istiyoruz. Bizim arzu ettiğimiz şu; her muhabir, birinci satırdan sonuncu satıra kadar başlık dahil kendisi yazsın ve yazılan satırın arkasında dursun.

Geçen gün İstanbul Üniversitesi’yle ilgili önemli bir manşetimiz oldu. Bir öğretim üyesi başörtülü annesini, kız kardeşini arabasına aldı diye işinden olmuş. Bence çok önemli bir haberdi. Ama dümdüz, soğuk bir başlıkla verdik. Niye, “üniversitede engizisyon” yahut “üniversitede ortaçağ kafası” demedik?

Ben o konuda öyle düşünmüyorum. Okuyucunun IQ’sunu düşük gören bir üslubu, yani okuyucunun kendi çıkarımını, gazetenin aceleyle kendisi yapıp, öyle başlık atmasını doğru bulmuyorum. Haberi okusun, kendisi desin ki, “Vay be, bu ancak yapılsa yapılsa ortaçağda, engizisyon mahkemelerinde yapılır”. Biz bu tür haberlerde yorum katıyoruz ama, “haber yorum” diye bir yazı biçimimizle. Dediğinize şu açıdan katılıyorum. Bazen haberin kendisi, söylenmesi gerekli olan şeyi söylemiyor. Okuyucuya diyor ki, “Bu çıkarımı sen yap.” Gönlümüzde eksik bir şey kalıyor. Buna bir yorum yapmak lazım diyoruz. İşte o noktada yazı işlerinden bir arkadaşımız, bazen bir yazarımız, bu haberin açılımını bir haber analiz ya da haber yorum şeklinde yazabiliyor. O gün yazmamıştık ama genellikle bu tür şeylerde yazıyoruz.

Bazı gazeteler haber açıklarını star gazeteciler eliyle kapatıyorlar. Bizde tam tersi, hiçbir yazar starlaştırılmıyor. Ben bunu eleştiri olarak size getiriyorum.

(Gülüyor). Bizim yazarların hepsinin de çok iyi yazar olduğunu düşünüyorum. Starlaştırmayı bir popülizm unsuru olarak doğru bulmuyorum. Ancak daha görünür, daha etkin, daha bilinir kılalım düşüncesine katılıyorum. O konuda yeteri kadar mesafe almadığımızı da itiraf edebilirim. Ama ilerisi için inşallah yazarlarla ilgili bazı projelerle bu açığımızı kapatabileceğimizi düşünüyorum. Yazarın yazısıyla ilgili bir ağırlığı var. Bunu böyle ambalajlayıp, süsleyip püsleyip, neredeyse bir televole unsuru, gazetenin oyuncağı haline getirmeyi doğru bulmuyorum.

Zaman, üzerindeki “dinci gazete” imajını ne kadar yok edebildi?

Hiç umursamıyorum. Kaale de almıyorum. Türkiye’de insanlar, birbirlerini yaftalıyorlar, sonra dönüp bir daha bakmıyorlar. Toplum değişiyor. O insanların hayata bakışı değişiyor. Ama bazılarının yaftaları hiç değişmiyor. Şimdi hodri meydan. Ramazan ayı geldi. Herkesin verdiği Ramazan promosyonlarına bir bakın. Hiç isim yazmayın, sadece liste çıkarın. X gazetesinin promosyonlarını dizin, Y gazetesinin promosyonlarını dizin. Sonra deyin ki bu çerçeve içerisinde hangisi Zaman gazetesidir? Hangisi dinci gazetedir? Herhalde en son sırada biz oluruz. Önemli olan nokta şu: Biz dinle barışık insanlarız; tıpkı diğer kültürel değerlerle barışık olduğumuz gibi. Biz dini siyasal bir şey olarak görmüyoruz. Din bir yaşam biçimi, sosyal bir realite. İnsanlar binlerce yıldır bu dini yaşıyor. Geçenlerde yabancı bir dostum dedi ki: “Sizin için dinci gazete” diyorlar. Dedim ki: “İslam dünyasında Zaman gibi bir gazete daha var mı, içinde üç dinden ve değişik milletlerden özgürce yazan? Bir tane gösterin.”

 


Cezaevi bana sabrı ve insan sarraflığını öğretti

Gençliğinizde bir ülkücü döneminiz var. Şu anda eski ülkücülüğünüzden üzerinizde ne tür izler kaldı?

1980 öncesinde sağcı ya da solcu olmayan genç insan yoktu ki. Gençler ya sağcı, ya solcu olmak zorundaydı. Ülkücülükten siyasi olarak hiçbir iz kalmadı bende.

Keşke solcu olsaydınız. Şimdi hiç değilse gazeteniz bir numara olurdu.

Yok ben kaderimden memnunum. Neticede benim o gün içerisinde yetiştiğim bir çevre vardı, yetiştiğim çevre içerisinde bir tarz olarak bir yerde durmam gerekiyorsa, duracağım yerde durdum. Bugün kendimi ülkücü diye nitelendirmiyorum. Zaten Türkeş’ten sonra Türkiye’nin dengeleri öyle bozuldu ki. İnsanlar neredeyse “Başbuğ Perinçek” diye bağıracak duruma geldi.

Bir yıllık hapishane deneyiminizden ne kaldı sizde?

Büyük bir hayat tecrübesi kaldı. Gözaltına alınıyorsunuz, mahkemeye çıkmanız lazım. Dosyanız Ankara Sıkıyönetim’e gidiyor. Deniyor ki, “Bu bizimle ilgili bir dava değil, Konya Sıkıyönetim bakar buraya”. Konya Sıkıyönetim’e gidiyor dosya. Bu arada beş ay geçiyor. Konya Sıkıyönetim’den şöyle bir karar çıkıyor: “Bu MHP davasıdır, Ankara Sıkıyönetim’in bakması lazımdır”. Suçum eğitim masası içinde kültürel eğitime tabi tutmak, kitap okumak, konferans vermek. Mahkemeye çıkışımızla, ilk tutuklandığımız gün arasında bir yıl geçiyor ve çıktığımız gün serbest bırakılıyoruz.

Ne öğrendiniz orada?

Sabretmeyi, insan sarrafı nasıl olunur onu öğrendim. Bir yılda on yıllık bir tecrübe kazandım. Hiç 16 yaşındaki bir adamdan eğitim masası şefi olur mu? Bunun verdiği konferanslarla insanlar yetişir mi? Ama o günkü ülkeyi kurtarma psikozu içerisinde devlet buna inanıyordu.

Esas itibarıyla edebiyatçısınız. Ama edebiyat dünyasından tek eseriniz var galiba.

Evet. Son Duruşma.

Bir piyes. Neden tek eserle kaldınız? Edebiyat sayfasını kapattınız mı?

Kapatmadım. Bir film senaryosu yazdım, üstelik İngilizce. Gönlümde hâlâ tiyatro, roman ve senaryo var. Tabii gazete çok yıpratıcı bir iş. Müthiş bir ekip çalışması istiyor. Telefonunuzu kapatamıyorsunuz, rahat uyuyamıyorsunuz. Gerilimle yaşıyorsunuz. Dolayısıyla orada oturup da hikaye roman yazmak zor. Belli bir periyotla hâlâ tiyatroya giden az sayıda genel yayın yönetmeninden birisiyim herhalde. Son Duruşma’daki kahramanların tamamı gerçek. Hapishanede tanıdığım insanlar. Bu yıl sahnelenme durumu var.

 


Curcuna değil sadelik okutturur

Bu gazetenin görsel yönetmeni olarak okurların seni de tanımasını istedim Fevzi. Bu kadar genç yaşta herkesin dikkatini çeken güzel bir gazete yaptın. Ne zamandır buradasın?

1995’ten beri. Mimar Sinan Üniversitesi’nde grafik tasarımı bölümünde okurken grafiker olarak Aksion dergisinde çalışıyordum. Üniversitedeki arkadaşlarım Ali Fuat ve Kerem ile bir gazete tasarımlama hayalimiz vardı. Babıali’nin spot haberciliğini sevmiyorduk. Kerem ile birlikte Yeni Şafak için bir tasarım çalıştık; ancak oradaki sekretarya kadrosu direndi, tasarımın sadece bir kısmını kullandılar.

Sonra Amerika’ya bu amaçla mı gittin?

Hayır. Aksiyon’da mali kriz yaşanıyordu. Bir açılım yapmak, kendimi geleceğe hazırlamak istedim. Önce İngilizce kursuna gittim. Arkadaşlarla bir şirket kurup Washington Belediyesi için bazı tasarımlar yaptık. Daha sonra Washington Post’tan, Time dergisinden meslektaşlarla tanıştık. Bir ufuk açıldı. O insanların tavsiyesiyle de SND’nin düzenlediği tasarım yarışmasına katıldık. Bildiğiniz gibi mükemmel gazete tasarımı ödülünü aldık.

Gazete bu şeklini alana kadar çok uğraştığını biliyorum.

Ekrem Bey ne yapacaklarına karar verdiklerinde ben Amerika’daydım, Eyüp Can beni arayarak “Senin bize bir tasarım yapmanı istiyoruz.” dedi. 3 Kasım’a iki ay gibi kısa bir süre vardı. Tek başıma bitirmemin zor olduğunu belirtip, ortağım Kerem Öztürk’ü de ekibe dahil ettim. Birlikte çalışarak kısa sürede tasarımı yetiştirebildim. Tabii başkaları da bu arada tasarım hazırladı. Sonuçta benim tasarımım beğenildi.

Gazete içinde hiç dirençle karşılaşmadın mı?

Zemin çok iyiydi. Eskiden olsa direnirlerdi. Yeni gelen yönetimle bizim anlayışımız örtüşüyordu. O açıdan zorlanmadım. “Beyaz gazete”, “ciddi gazete” diyenler oldu. Bizim derdimiz başlığının rahat okunduğu, yazının kendini gösterdiği, fotoğrafın arada kaynamadığı, renkli zeminlerden arındırılmış, spotlarla bölünmemiş zarif bir gazeteydi. Etrafta curcuna olmayınca bu sadelik, bu sükûnet okuyucuya okutturuyor.

Senin ruhundan hangi renkler var gazetenin çizgisinde?

Ben titiz, derli toplu biriyim. Fotoğrafta en ufak bir tüy beni rahatsız ediyor. Kararsızlıklar beni üzüyor. Her şey yerli yerinde olmalı. İyi fotoğraf geldi mi haber de iyiyse onu büyük kullanmak istiyorum. Küçük girip değerini azaltmak işime gelmiyor. Minimalist düşünüyorum. Sadeliği, düz hatları seviyorum. Evimde de, giysi seçimimde de öyleyim. Grafik tasarımcıların farklı bir dünyası var. Başkalarına garip gelebilecek pek çok ayrıntıyla boğuşup duruyoruz. Pek çoğu için bir şey ifade etmeyen fontlar için biz kafayı yiyoruz. Mesela bugünlerde Türkçe harflere sonradan eklenen ç ve ş karakterlerindeki kancalara ve noktalara kafayı takmış durumdayım. Bu dönemde onları düzeltmek için çalışıyorum. Böyle bir sürü incik–boncuk, bizim dünyamızın bir gerçeği.

Ve bu anlayışın ilk kez bir Türk gazetesine koca bir ödül getirdi. Peki önümüzdeki günlerde gazetede yeni neler olacak?

Temel bir değişiklik yok. Bazı yazı karakterleri ile köşe yazarlarının fotoğraf standartları değişiyor. Bir tane daha yorum sayfası ekleniyor. Karikatür geliyor. Çarşambaları spor gazetesi çıkarıyoruz. Turkuaz’ın mizanpajı değişiyor.

 


Türk basınının da artık laikleşmesi gerekiyor

Bu gazetedeki varlığınızı nasıl anlamlandırıyorsunuz?

Modern yönetim anlayışında iki şey çok önemli artık. Birincisi takım oyunu oluşturmak, ikincisi ise farklı duyarlılıklara sahip bir takımla ortak bir dile ulaşmak. Zaman’da sadece gazetecilik anlayışı değil, yönetim anlayışı da değişiyor. Bir meslek olarak gazetecilik yönetimin merkezinde yer alıyor ve Zaman hızla bu doğrultuda kurumsallaşıyor. Dolayısıyla Zaman, kişisel katkılara sonuna kadar açık kolektif bir çabanın ürünü.

İyi de siz olmasanız ne eksilir?

O kolektif çabaya yaptığım kişisel katkım eksilir. Takım oyunlarında başarı kişisel yeteneklerden beslenir; fakat hiç kimse de vazgeçilmez değildir. Geldiğimiz noktada Zaman’ın kurumsal başarısıdır önemli olan.

Yazılarınızın dışında ruhunuz gazeteye nasıl yansıyor?

Zaman bir yönüyle tam bir case study (örneklem). Türkiye’de dini duyarlılıkları önde olan muhafazakar camianın bir yandan arzularını–taleplerini–tepkilerini yansıtıyor, diğer yandan geçirdiği dönüşüme, yerelden evrensele uzanan sancılarına ve geleceğe ilişkin vaatlerine ayna oluyor. Yani Zaman yaptığı yeniliklerle sadece kendisini dönüştürmekle kalmıyor, hem okuyucularını hem de Türkiye’deki gazetecilik anlayışını dönüştürüyor. Ben hem mesleki anlamda hem de kişisel anlamda ruhumun bu dönüşümle yoğrulduğuna inandığım için bu süreci çok önemsiyorum.

Dini hassasiyetleri belli bir gazetenin yöneticisi olmak size hangi sorumlulukları yüklüyor?

Çok ince bir çizgide yürüdüğümüzü unutmadan, okuyucularımızın hassasiyetleri ile mesleğimizin gerekliliklerini buluşturmaya çalışıyoruz. Okuyucularının % 70’inden fazlası lise–üniversite mezunu, % 60’ından fazlası ise 35 yaşın altında bir gazete Zaman. Türk basınında devrim niteliğindeki adımları atmasının arkasında yatan cesaret bu. Bir yandan geleneksel okuyucu kitlesine layık olduğu gazeteyi yapmaya çalışıyor, diğer yandan yepyeni bir okur kitlesine özlemini duyduğu uluslararası standartlarda doğru–güvenilir–objektif bir gazete sunuyor. Bu yüzden de bir referans gazetesi olarak yıldızı her geçen gün parlıyor, henüz yolun başında olmasına rağmen...

Bir manifesto yayınladınız ve orada laikliğe de vurgu yaptınız. Laik misiniz siz?

Ben şahsen laikliğe iki türlü vurgu yapıyorum. Siyasal bir yönetim biçimi olarak laiklikle hiçbir sorunum yok. Hatta Türkiye için vazgeçilmez olduğunu düşünüyorum. Nitekim manifestomuzda tarihiyle barışık, modern Türkiye Cumhuriyeti’nin laik–demokratik–hukukun üstünlüğü prensibine dayanan anlayışına sahip çıktığımızı deklare ettik ve bu doğrultuda bir yayıncılık yaptık. Fakat laikliğe sıkı sıkıya bağlı Türk basınının artık gazetecilik mesleği açısından da laikleşmesi gerektiğini düşünüyorum.

Nasıl yani, Türk basını laik değil mi?

Maalesef gazetecilik mesleği açısından değil! Gazetecilik mesleğinin en temel kurallarından biri haber–yorum ayrımıdır. Batı’da gazetelerin itibarı, haber ile yorum arasına ördükleri kalın duvardan ölçülür. Boston Globe’ın yayın yönetmeniyle yaptığım bir sohbette ‘Biz siyasal sistemde din devlet ilişkilerinin ayrılması anlamında nasıl laikliği benimsiyorsak, gazetecilik mesleğinde de haber ve yorumu keskin hatlarla ayıran laiklik anlayışını benimsiyoruz.’ demişti. Amerika ve Avrupa’da özellikle 1970’lerden sonra ciddi gazeteler haber ve yorum ayrımına çok önem verdiler. Özetle şuna inanıyorlar: Haber, devlet gibi farklı inanç ve görüşler karşısında tarafsız olmalı, yorum ise kilise–cami–sinagog gibi köşelerden fikrini söylemeli. Daha da ötesi Boston Globe’da, birçok saygın Amerikan gazetesinde olduğu gibi, yazarların binasını bile ayırmışlar. Habercilerle yazarların aynı binada kaynaşmasını bile istemiyorlar.

Bu çok uç değil mi?

Biliyorum Türkiye için çok ütopik bir şeyden bahsediyoruz; fakat gazeteciliğin onurunu ayağa kaldırmanın yolu haber–yorum ayrımından geçiyor.

Yorum olmayınca haberler çok yavan kalmıyor mu?

Burada yorum, duyarlılık ve tavırla karıştırılmamalı. Her haberin bir duyarlılığı, tavrı olur, yorum ise muhabirin kişisel tercihlerinden, patronun, devletin, dinin ya da ideolojinin tercihlerine uzanan geniş bir yelpazede haberlerin belli bir sabit fikirden hareketle kurgulanmasını gerektirir. Yani belli bir dinin ya da dünya görüşünün haber eliyle dayatılması olarak karşımıza çıkar. Açın bakın Türkiye’de gazetelerin manşetlerine, kendilerini patron, polis, savcı, hakim, devlet hatta Tanrı yerine bile koyarak atılmış manşetlerle karşılaşırsınız.

 


Dönüşümü, devrimci denen gazeteler değil, 
Zaman yaptı

Gazetenin en eskilerindensiniz. Gazetenin serüvenini sizden dinleyeyim.

En eskisi Tamer Korkmaz. İzmir Basın Yayın’ı bitirip fiilen başladığımda 1989’du. Biz bir grup idealist genç gazetecilik öğrencisi, çevremizde çalışabileceğimiz gazete göremiyorduk. Türk basınındaki hastalıklar bizi fazlasıyla ürkütüyordu. Piyasada bir boşluk olduğunu gördük. Biz bir şeyler yaparsak kendimize de yer edinebiliriz diye düşündük. 1986’da gazete yayın hayatına başladı. Biz başladığımızda Tamer Abi haber müdürüydü. Gazetenin tirajı 20 bindi.

O günlerden bu günlere müthiş bir zihniyet değişikliği oldu değil mi?

Hem biz yetiştik, hem gazete bir yere geldi. Muhafazakar dindar Anadolulu, Zaman gazetesine gelinceye kadar kendini ifade edebilecek bir gazete bulamamış, bu yüzden gazete okumaya yabancılaşmıştı. 17 yıllık süreçte, bu kitleyi hem gazete okumaya ikna etmek hem de kendimizi yetiştirmeye gayret etmek gibi bir görevimiz vardı. Beşer yıllık periyotlardan çekip koyun gazeteyi önünüze, yaşadığımız süreci görürsünüz.

Şimdi eskiye baktığınızda nelere gülümsüyorsunuz?

Mesela spor haberlerine çok hoşgörüyle bakmıyordu okuyucumuz. Biz de futbolu kitleleri uyutmak için kullanılan bir şey olarak görüyorduk. Ama şimdi tam tersine okuyucu spor sayfalarımızı az bulup sitem ediyor.

Okurlarla nasıl bir ilişkisi var bu gazetenin?

Okurla aramızda telepatik bir ilişki var. Okur bizi çok iyi anlıyor, biz de onları. Bunun için bu son dönüşüm projesi başarılı oldu. Bir kesimin bizi “kaliteli gazete, bu mizanpajla satmaz” diye iyi niyetle ikaz etmelerine rağmen...

Muhafazakar okurlar bu kadar devrimci bir değişikliği nasıl bu kadar kolay onayladı?

Turgut Özal’la birlikte Türkiye büyük bir dönüşüm yaşadı. Ekonomik olarak merkeze gelen Anadolu insanı, bir kısım değerlerini korudu; ama bunları kullanarak yeni bir bakış açısı da geliştirdi. Bu dönüşümü, muhafazakar görünen bir gazetenin yapması değil de devrimci diye bilinen başka bir gazetenin yapması beklenirdi. Ama tam tersi oldu. Muhafazakar camia değişime açık olduğunu gösterdi. Bizim gazete bilgisayar kampanyası yaptı. Birçok firma kampanya yaptı ve 10 bine ulaşmak büyük bir hedefti. O günkü şartlarda 30 bine yakın bilgisayar sattık. Zaman okuru, evine bilgisayar koymaya dünden razı bir kitle. ‘Muhafazakar kesim gelişmeye kapalı’ şeklindeki düşüncenin bir önyargı olduğu ortaya çıktı.

Ekrem Dumanlı bu projenin yönetmeni. Başarılı olmasında ekibinin de rolü olsa gerek...

Tabii projeyi uygulayabilecek bir taban oluşmuştu ve olduğu gibi destek verdi. Sadece dar bir kurmay heyeti olarak buna inanmış olsaydık, aşağıdaki ekip motive olmamış olsaydı bu kadar başarılı olmazdı. Bizim dışımızdaki basının hastalıkları bize sirayet etmedi. Mesela sansasyon alışkanlığımız yok bizim. Mizanpajımız farklıyken de bir kısım evrensel meslek ilkelerini korumaya çalışıyorduk. Ama haberle yorumu bugünkü kadar net bir şekilde ayırmıyorduk.

Galiba en önemli avantajınız okurla sık sık yüz yüze gelmeniz.

Evet. Ahmet Turhan hocanın dediği gibi, diğer gazeteler okurla bir büfeyi, camekanı muhatap ediyorlar, bizse bir insanı muhatap ediyoruz. Bizden birisi gazeteyi götürüyor, parayı tahsil ediyor, şikayetleri alıyor. Biz, proje aşamasındaki gazeteyi aldık ve illere dağıldık. Okuyucuya ‘bakın biz size bu gazeteyi hazırlayacağız’ dedik. Adıyaman’ın Gölcük ilçesinde gece 12’de okur sohbetinde bir okuyucu bana dedi ki “Bir proje var ve sen gelmiş bana projeni anlatıyorsun, benim sorularımı cevaplıyorsun. Güç arıyorsan işte güç budur.”

İlk başta tepki görmekten mi korktunuz?

Tabii ki. Çünkü insanların alıştığı bir şablon var. Ondan çok farklı bir şey vereceksiniz, insanlar onu beğenmezse, bir anda tirajınızın yarısını kaybedebilirsiniz. O nedenle yüz yüze iletişimin gücünü kullandık. Prova gazeteyi aldık ve bütün Türkiye’yi dolaşıp anlattık. ‘Bakın ahali biz size şu gazeteyi şunun için getireceğiz’ dedik. Okurla arasındaki duvarları kaldırmış olması bu gazetenin gücü gerçekten.

Siz gazetenin hafızasını mı temsil ediyorsunuz?

Tabii herkesi bire bir tanıyorum. Bir güven ilişkisi var aramızda. Tabanla tavan arasında köprü görevi üstlendiğim söylenebilir. 3 Kasım öncesi projeler hazırlanırken, gazetede eski alışkanlıklarla çalışan sayfa sekreteri arkadaşlar yeni mizanpaja heyecan duysunlar diye birkaç gün birinci sayfayı çizdim. Götürdüm diğerlerinin de görebileceği bir şekilde Fevzi Yazıcı’nın beğenisine sundum. Sayfa sekreterine şurayı çıkart dediğim zaman “sen ne bilirsin ki” diyemeyeceği kadar yeni mizanpajın sistematiğini öğrenmeye çalıştım. “Bülent Abi bile bu kadar heyecanlanmış” densin.

Başlıklarınızı biraz soğuk bulmuyor musunuz?

Yorumsuz başlık atma kaygısı taşıyoruz. Başlıklarımız biraz soğuk görünüyor olabilir. Bunun çözümlerini kendi içimizde arıyoruz. Türk basınındaki o ifratın verdiği alışkanlıkları kırabilmek için bazen tefrit yapmış olabiliriz. Önümüzdeki dönemde orta yolu bulacağız.


Yazıcıya uyarla      Arkadaşıma gönder



Önceki Röportaj

> (27.10.2003) - Devlet türbanın dinî gerekliliğini tartışamaz; ama istediği yasal düzenlemeyi yapabilir

> (26.10.2003) - Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu: Devlet bize ‘dini şöyle anlat’ diyemez

> (19.10.2003) - Radikal Gazetesi yazarı Hakkı Devrim: Arka sayfa güzeli budalaca bir uygulama

> (13.10.2003) - İstanbul Valisi Muammer Güler:
Kapkaçı bitireceğim; ama cezalar caydırıcı değil

> (12.10.2003) - Vali Muammer Güler:
İstanbul valisi ikinci başbakan gibi olmalı

> (05.10.2003) - Meclis Başkanı Bülent Arınç:
Artık her yerde gelişigüzel konuşmayacağım

> (28.09.2003) - Kadını erkeğin kölesi görenlere saygı duymam

> (22.09.2003) - Önümüzdeki seçimlerde 2,5 milyonun altında oy alırsam siyaseti bırakacağım

> (21.09.2003) - Kardeşimi Türkiye’deki tuzaklardan korumak için ortaya çıkarmıyorum

GAZETE SAYFALARI


 

   BÜTÜN YAZARLAR


 

   
   
   
   

 

 

Copyright© 1995-2003 Feza Gazetecilik A.S. / Çobançesme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:+90 (212) 639, 34 50 (pbx) Fax: +90 (212) 652 24 23 e-posta: okurhatti@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Bilgi İşlem ve İnternet Servisi tarafindan hazırlanmaktadır.