| |
Oruç
Kur’an-ı Kerim, göklerle yeri birlikte anar. Yer, gökler karşısında mukayese edilmez küçüklükte ise de, onda tecelli eden İlâhî sanat ve İlâhî İsimlerin nakışları açısından göklerle aynı değere sahip olduğu gibi, hayatın en yoğun tecelli ettiği, ayrıca yine hayatın merkez noktası veya zirvesi diyebileceğimiz insana da ev sahipliği yapan bir alandır.
O, bundan dolayı da göklerle bir arada anılmayı hak eder. Ayrıca yer, Cennet’in ve Cehennem’in de çekirdeğini taşımaktadır, hattâ çekirdeğidir.
Yerin bu değerinin bir diğer kaynağı, onda madde ile manânın bir bütün oluşturmasıdır. Gerçi, maddenin çok fazla bir değeri yoktur; o, kendi başına bir çeperdir, bir kabuktur, bir zindandır. Fakat manâ, âlem-i şehadette görünmek ve tecelli etmek için maddeyi ister. Zihindeki manânın dışta görünmesi için nasıl harflerden oluşan maddî elbiseyi giymesi gerekiyorsa, bunun gibi, İlâhî İsimlerin kaynaklık ettiği manâ da, şehadet âleminde maddede tecelli ile kendini gösterir. Dolayısıyla, bu ikisinin dengeli imtizacı, hayatın zirvesine menşe’ olmuştur. Melekler, maddî olmadıkları, ve bu sebeple maddenin sınırlayıcılığından âzâde olarak âdeta karşı konulmaz bir güç ve icraatı, ayrıca fevkalâde bir nüfuz kabiliyetini temsil ettikleri halde, maddeye dayalı nefsaniyetleri olmadığından, hiçbir sahada terakkileri de olmaz. Bundandır ki, mü’minlerin (havâs) seçkinleri meleklerin seçkinlerinden, avâmı da meleklerin avâmından üstündür.
İnsan, bir yandan madde ötesine ait manevî-ruhî, bir yandan da maddî yanıyla çift taraflı bir varlıktır. Yaratıcı’nın bütün esmâ tecellilerinin bir mihrak noktası olan insan, O’nun mutlak istiklâliyet, hürriyet ve hakimiyetinin tecellisini de kendinde bulduğundan, kendi kendine ve hattâ her şeye hakim olmak, bu hakimiyeti de kimseyle paylaşmamak ister. Bu istiklâliyet, hürriyet ve hakimiyet duygusu, insanın, onda en büyük emanet olan “ben”ini oluşturur. Bu “ben” veya benlik, bu “enaniyet”, çok defa, temelde hayatın sürdürülmesi için insana verilen ve adalet, hakkaniyet temelinde giderilmesi gereken ihtiyaçların birer gaye haline getirilmesinin neticesi olan sonu gelmez tutkulara ve çözülmez bir yumak gibi onu içten kuşatan duygulara teslim olur. Teslim olunca da insan, bunların kaynağı olan nefsiyle birlikte enaniyetine, nefis ve enaniyetin bileşkesi diyebileceğimiz nefsaniyetine mağlûp düşer. Artık o, kendinde bir rububiyet, bir hakimiyet vehmetmeye başlar. Bu vehmî rububiyet ve hakimiyet, onun acizliği, varlığının pek çok boyutunda hiçbir rolünün olmaması, zamanla ve mekânla sınırlı bulunması, cehaleti, ayrıca hayatı başkalarıyla ve sınırlı bir çevrede paylaşma mecburiyetiyle birleşince, artık insan tam bir zalim ve cahil, tam bir tahripçi kesilir. Oysa onun gerçek insanlığı, gerçek gücü, ilmi, zenginliği, yegâne Rabb ve mutlak Hâkim Allah’a teslimiyette yatar. İşte, “Gök kubbe altında, Allah katında nefisten daha kötü bir sahte tanrıya ibadet edilmemiştir.” hadisinde ifade buyurulduğu gibi, nefse kul olmaktan Allah’a kul olmanın ve nefsin mevhum rububiyet ve hakimiyetini kırmanın en önemli bir yolu, onu aç, susuz ve daha başka tutkularını da gemlemekle baş başa bırakmaktır. Oruç, bu temel vazifede başarılı olmanın en önemli vasıtasıdır.
Oruçla aczini idrak eden insan, hem bunu, hem de ne kendine, ne dünyaya, ne de başkalarına rab ve hâkim olamayacağını da itirafla karşı karşıya kalır. Böylece onda, hatalarını itiraf ve istiğfar duygusu gelişir. Hataları itiraf ve onlardan dolayı af dileme, gerçek insan olmanın iki önemli şartından biridir. İkinci şart olarak, insan, dünya nimetlerini tüketmek için değil, tatmak, böylece onları Veren’i tanımak, kendinde şükür duygularını geliştirmek, ayrıca bu nimetlerin mükemmel şekillerinin yeri olan Cennet’e özlem duymak için vardır. Bu gerçeği insana fiilî olarak hatırlatan, onu kendisine yapılan iyilikler karşısında teşekkür edebilir hale getiren de oruçtur. Din, nasıl bir açıdan bir yanıyla istiğfar, diğer yanıyla şükür ise, bir başka açıdan bir yanıyla şükür, diğer yanıyla sabırdır. Sabrın en büyük kaynağı da, yine oruçtur.
Kısaca oruç, insanı potansiyel insan olmadan gerçek insan olmaya çıkarmada nurdan bir merdiven ve insan altına düşmekten korumada da nurdan bir kalkandır. Onun toplum hayatıyla ilgili hikmetleri ise, sayılamayacak kadar çoktur ki, ancak başka yazıların konusu olabilir.
03.11.2003
|