|
Cumhuriyet ve tekke
Cumhuriyetimizin sekseninci yılı bayraklarla, Mustafa Kemal Paşa’nın posterleriyle kutlanırken gözlerimin önüne Mehmed Akif’in “Allah bu millete bir daha istiklal marşı yazdırmasın.” dediği işgal yıllarının karanlık günleri geldi.
O dönemde henüz kırkına varmamış olan Özbekler Tekkesi Şeyhi Ata Efendi’nin tanınmasını, kendisiyle temas kurulmasını sağlamak için şeyhlik kıyafetiyle Üsküdar’ın caddelerinde gezişini görür gibi oldum. Akşam ezanına az bir süre kala yanına sanki hal hatır sormak niyetiyle yaklaşan aziz dostu Mehmed Akif “Şu, şu ve ben Anadolu’ya geçmek istiyoruz; yardımını esirgeme ya Ata Efendi” dediği an duygulu bakışlarımın önünde canlandı.
Üsküdar’ın Sultantepe mevkiindeki Özbekler Tekkesi’nin kuruluşu yüzyıllarca eskilere gitmektedir. “Tekke” kelimesinin Farsçadaki “tekye”den geldiği, bunun da “dayanılacak yer” anlamı taşıdığı ileri sürülmektedir. Kuruluşundaki gayeye, gelişmesine, hizmetlerine bakınca Özbekler Tekkesi’nin etimolojisindeki anlamı eksiksiz yansıttığını müşahede ediyoruz.
Orta Asya’dan, hatta Çin’den hacca gitmek isteyen Müslümanlar Eyüp Sultan’ı ziyaret etmek amacıyla önce İstanbul’a gelirlerdi. Bu ziyaretleri sırasında cuma namazını padişahla kılıp, Mekke ve Medine’ye gitmek için sembolik olarak, edeben, ondan izin almış olurlardı. Bu zaman zarfında Özbekler Tekkesi’nde yatıp kalkarlardı.
Mondros Mütarekesi’nden sonra vatanımızın pek çok bölgesi gibi İstanbul da işgal edilmişti. İstanbul’da bulunan sayıları epeyce kabarık kişi Anadolu’ya geçip, orada açılan bağımsızlık bayrağının altında, Mustafa Kemal’in önderliğinde düşmana karşı savaşmak istiyorlardı. Bunların arasında Osmanlı’nın son Genelkurmay başkanlarından biri olan, Milli Mücadele’de emsalsiz hizmetleri bulunan, bilhassa Sakarya Muharebesi’nde hayati rol oynayan, sonra da yirmi iki yıl Türkiye Cumhuriyeti’nin Genelkurmay Başkanlığı’nı yapan Mareşal Fevzi Çakmak da vardı. Fevzi Paşa’nın Anadolu’ya geçmesini Özbekler Tekkesi’nin mücahidleri sağladı. Büyük Taarruz’da Birinci Ordu’nun kumandanlığını yapan Nureddin Paşa da aynı adsız kahramanların kanalıyla Anadolu’ya intikal etti. İsmail Fazıl Paşa’nın, İsmet Paşa’nın, daha pek çok subayların Anadolu’ya geçişlerine yine bunlar yardımcı oldular. Mehmed Akif, Adnan Adıvar, Halide Edip gibi pek çok aydının Milli Mücadele’nin saflarında yer almaları ancak yine onların gayretleriyle gerçekleşmiştir.
Bu Tekke’nin mensupları Anadolu’ya sadece insan değil, askeri depolardan silah, cephane de kaçırırlardı. Ele geçirdikleri askeri mühimmatları önce Büyük Çamlıca yoluyla Kısıklı İmamı Nuri Hoca’nın Libadiye’deki evinin yanındaki mezarlığa, oradan da diş hekimi Esat Paşa’nın çiftliğine aktarırlardı. Artık buradan gerisi nispeten güvenliydi.
Buradaki hizmetler ölümle burun buruna gerçekleştirildiklerinden son şeyhleri Ata Efendi’nin talimatıyla ciddi bir disipline oturtulmuştu. Karakol Cemiyeti’nin, Anadolu’ya kaçırılmak üzere Tekke’ye gönderdiği kişi kapıyı “Beni İsa yolladı” parolasıyla çalardı. Paroladaki “İsa”nın Karakol Cemiyeti’nin yönetim kurulunda görev yapan Galatalı Şevket olduğu tahmin edilmektedir. Tekke mensupları Milli Mücadele’de görev alanları rumuzla anarlardı. Mesela Ali Fuat Paşa için “Musa”, Kara Vasıf için “Cengiz”, Mustafa Kemal için “Nuh” rumuzları kullanılırdı.
Bu Tekke’nin hizmetlerini, “Mor Salkımlı Ev”, “Türk’ün Ateşle İmtihanı”nda övgüyle anlatan Halide Edip’in, daha sonra “Vurun Kahpeye” romanını yazarak bütün bir camiayı itham etmesi anlaşılır gibi değil. Milletimizin en karanlık günlerinde önemli hizmetler yapan adsız kahramanları ayırım yapmadan suçlaması sadece basit bir hata mıdır? Yoksa bir maksada matuf mudur?
03.11.2003
|