| |
O beyaz eve ne oldu?
Ziya Osman Saba'nın şiirlerini okur musunuz? Benim ruhuma, mizacıma pek yakın bulduğum şairlerden biridir o. Güzel ve yaşanılası günlerin, dostluğun, içtenliğin, hüzünlerin; bir kara zeytin tanesinin, bir dilim helâl ekmeğin, mütevazı ve mutlu bir ev özleminin şairidir Ziya Osman.
Ne yazık ki biz, onun ikliminden uzaklardayız şimdi. Şiiri de uzak kıyılarda bıraktığımız ve oradan bize hayal meyal el sallayan bir hayatı anlatıyor. Ve aslında, içimizde derinden derine daüssıla gibi sızlayıp duran hülyaların teline dokunuyor. Okumaya durduğumuzda, tertemiz duygulara, çocukluğa, saflığa götürüyor bizi. 'Bıraktığım İstanbul' (Alkım Yayınevi) adıyla kitaplaştırılan 'bütün şiirleri'ni; o sevimli, şirin şirincik kitabı okurken, şu adamakıllı kirlenmiş hayatımızdan nelerin eksildiğini bir kez daha fark ediyorum: Biz, arsız bir dünyanın doyumsuz, şükürsüz ve bencil insanlarıyız artık!
Nerede şimdi o küçük, mutmain adam? Hepimiz sonu gelmez arzuların peşine düşüp yanı başımızdaki mutlulukları, avucumuzdaki nimetleri küçümsüyor; doymak bilmez açlıkların esiri oluyoruz. Bütün saadetlerin yuvası olan 'ev'imize ne oldu? Ziya Osman'ı yeniden okurken, bizim neslin 'ev'sizliğini düşünüp ürperiyorum. Evet, hepimiz iyi kötü bir evde yaşıyoruz; fakat 'evsiz'iz... Bir ev'in insana vaad ettiği mutlulukların cahiliyiz. 'Sebil ve Güvercinler' şairi, içten dualara benzeyen şiirleriyle bize kanaati ve evin bir mutluluk madeni olduğunu öğretir. Ne diyordu Behçet Necatigil: "Ziya Osman Saba bana evin, ocağın vazgeçilmezliğini, kişinin ancak evinde oluşabileceğini, ne yapsa etse davranışlarını bu dar daireden dışarı taşıramayacağını öğretti. Şiirleriyle olduğu kadar içtenlik dolu ve düz ömrüyle de bireyin kurtuluşunun -belki biraz safça bir düşünce- eve bağlı olduğunu ben ondan öğrendim." Necatigil'in bütün o 'eve ve aileye özlem' şiirleri, bu 'öğrenişin' tesiriyle mi yazılmıştır?
Ziya Osman'ın şiirleri, insana kaybettiği bir hazinenin anahtarını yeniden bulduran sihirli bir el gibidir. O, mutlu olmak için yalnız bir göz ev ister yeryüzünde. "Şu fakir mahallede bir göz evim olsaydı, / Nasıl sevinç içinde çıkardım şu yokuşu." Beyaz bir evdir o, açık pancurlardan içine gün ışıkları dolan... "Gözlerimin önünde hep aynı beyaz ev./ Her dağ yamacına kurduğum,/ Beliren her su kenarında,/ Pembe damlı, yeşil pancurlu, balkonlu,/ Balkonuna tırmanan sarmaşık./ Gece, pencerelerinden sızacak ışık,/ Kışın tütecek bacası." Raflarında sevgilinin elleriyle yapılmış reçellerin sıralandığı, sürahide suyun ışıldadığı, yazın testilerin rüzgârda serinletildiği ve hayatın beraber, ölümün beraber arzulandığı bir ev... Göklerin altındaki bu bahtiyarlığa mezardaki anne baba da özenecek; gelip o beyaz eve yerleşeceklerdir...
Gösterişsiz, içtenlikli, sevgi ve saygıya dayanan ilişkilerin hâkim olduğu zamanların; insanların sade fakat mutlu bir hayat sürdükleri günlerin şiirini ve öykülerini yazan Ziya Osman, Yaşar Nabi'nin dediği gibi tevazusu, tevekkülü, kanaati ve feragat ruhuyla 'yirminci yüzyıl ortasında bir Yunus Emre mazlumluğu ile' yaşadı. Fakir bir mahallede, üzerinde annesinin dualarının eksik olmadığı bir göz evdi Allah'tan bütün istediği. Kavgasız, gürültüsüz ve mesut yaşamak için... Bütün bu güzellikler dünyasının şairi, bugünün nesillerine ne verebilir? Cevabı yine Necatigil'den: "Unuttuğumuz, geciktirdiğimiz, hep yarınlara attığımız ahret-ölüm korkuları, Allah'a bel bağlayış, ölüm ötesinde sevgili ölmüşlerimizle tekrar buluşma ümidi; arada bir mesela gece yalnızlıklarında, kaybettiklerimizin hatıralarıyla dolarak, aklımıza geldikçe, açacağımız şiir kitapları, Ziya Osman'ınkiler olmayacak mı?" Ne dersiniz, olmayacak mı?
08.11.2003
|