İNTERNETİN İLK TÜRK GAZETESİ
09.11.2003
Pazar
  For English
  Ana Sayfa
  Haberler
  Ekonomi
  Dış Haberler
  Politika
  Kadın-Aile
  Kültür Sanat
  Televizyon
  Spor
  Yazarlar
  Yorumlar
  Çizgi-Yorum
  Mizah
 
  Akademi
  Bilişim
  Eğitim
  Otomobil
  Röportaj
  Tüketici Masası
  Okur Hattı
 
  Bölge Haberleri

  Dünyada Zaman

 
  Arşiv Arama
  Abone Formu
  About Us
  Reklam
  Künye / İletisim
  Hava Durumu
  Namaz Vakitleri
  E - Kart
  Sanat Galerisi

ZAMAN KiTAP


  Yorum

‘Kamusal alan yasakçıları’ Atatürk’ü örnek almalı!

AV. KEZBAN HATEMİ



-Kamusal alan tartışmasında asıl sorun laiklik:

Ülkemizde bu konudaki karşıt tutumlar kısaca şöyle özetlenebilir:

1) Ülkemizde bazı “aydınlar”, laiklik ilkesi ile İslam dinine ak ve kara mantığı ile bakarlar ve laiklik ilkesine sadece şekli bir yönetim ilkesi gözü ile bakmayıp bu ilkeyi pozitivizm veya materyalizm ile birleştirirler. Bu kimselerin düşüncesine göre ‘laik devlet’in karşısında ‘din devleti’ yer alır. ‘Din devleti’ de kesin olarak bir ruhani sınıfın Tanrı adına diktatörlüğü demektir. Bu diktatörlük tehlikesini önlemek için de demokrasi dahi feda edilebilir. Çünkü laikliğe karşı çıkanlar, esasen demokrasiye de karşı çıkmış oldukları için demokrasinin de kendisini savunma hakkı vardır. Böylece; sonuçta haklı olarak eleştirdiği ruhani sınıf diktatörlüğü ile aynı konuma geldiğinin ve kendisinin de menfi din anlayışının sahibi olduğunun farkında değildir.

2) Azınlıkta kalan bazı kimseler İslam’da bir ruhani sınıf olmadığı halde, yanlış şartlanmalar ve tarihi birikimin etkisi altında demokratik ‘hukuk devleti’ne karşı kötümser ve kuşkucu bir tutum içindedir. Onlar da demokratik ‘hukuk devleti’ni menfi anlamda bir din anlayışının, pozitivizm dininin ruhbanlarının diktatörlüğü olarak görürler.

3) Bir de “ne bu laiklik anlayışı ile ‘hukuk devleti’ gerçekleşebilir ne de bu din anlayışı ile” görüşü vardır. Biz şimdi demokratik ‘hukuk devleti’ni ana amaç, asıl hedef olarak alalım ve bu hedefe laiklik ilkesini ve İslam’ı feda etmeksizin varılabilip varılamayacağını araştıralım.

Gerçek laiklik...

II– Laiklik ilkesinin ‘hukuk devleti’ ile bağdaşabilen doğru anlamı: Laiklik ilkesi; şekli anlamda, devlet tüzel kişiliği ile Kilise’nin birbirinden ayrılmış olması demektir ki, bu görünüm Hıristiyanlık ve Roma ilişkisinden doğmuş ve Batı’da bir tarihi süreç sonucunda ortaya çıkmıştır. Batı ülkeleri dahi bu konuda birbirine özdeş bir görünümde değildir. Almanya’da Katolik ve Protestan Kilisesi özerk birer kamu kurumu konumunda iken, Fransa’da Kilise ve devlet daha fazla birbirinden ayrılmıştır. Bazı ülkelerde ise devlet başkanı, hanedan, aynı zamanda Kilise’nin de başındadır (İngiltere). Maddi anlamda laiklik ilkesi ise; dinin hukuk alanında kural koyucu ve değer belirleyici olmaması anlamındadır ki, bu da “ruhani sınıf”ı olan Hıristiyan ülkelerde halkın seçimi ile belirlenmeyen kimselerin diktatörlüğü tehlikesinin önlenmesi içindir. Ancak; Batı demokrasilerinde laiklik ilkesi aynı zamanda vicdan ve din hürriyetinin de güvencesi olarak anlaşılır. Ayrıca; Hıristiyan ahlâkı ilkelerini benimsemiş olanlar, birçok Batı ülkesinde, bu ilkeleri parti programlarında belirtirler ve ruhani sınıf mensubu olarak değil de “seçilmiş” olarak iktidara adaylık koyabilirler. Bizde ise şekli anlamda laiklik ilkesi ile maddi anlamda laiklik ilkesi farkı dahi genellikle bilinmez ve laiklik çok katı bir anlayışla ve nedense sadece İslam dinine karşı çıkarılmaya çalışılır. Bunun sebebi sorgulanınca da önyargılı bir cevap verilir: –Çünkü sadece İslam iktidara taliptir!– Oysa bugün hiç değilse İsviçre’de ve Almanya’da Hıristiyan demokratlar iktidara değil de neye talipler? Bu soruyu sorarsanız yine cevap hazırdır: –Fakat onlar Hıristiyan demokratlar olduklarını söylüyorlar! Ardından mukabil soru gelir: –Peki şu halde “İslam demokratları”na iktidara aday olma hakkını tanır mısınız? Cevap yine hazırdır: –Nafile! “İslam demokratı” sözü sadece bir takiyyeden ibarettir. Buna inanılmaz ve bu olguya izin verilmez! Oysa nazari bakımdan tam aksine İslam evrensel İlahi tabii hukuk ve ahlâkın ifadesidir ve İslam’ın evrensel demokratik ‘hukuk devleti’nden başka hiçbir devlet modeli yoktur. Bütün bu söylediklerimize önyargılı çevrelerden mutlaka itiraz gelecektir. Bunlara karşı, Atatürk’ün aşağıdaki değerli sözlerine atıf yapmakla yetiniyorum.

... Tanrı birdir, büyüktür. Cenab–ı Peygamber Hatemülenbiya olmuştur ve kitabı, Kitab–ı Ekmel’dir.

–Bizim dinimiz en makul ve en tabii dindir ve ancak bundan dolayı son din olmuştur. Bu dinin tabii olması için akla, fenne, ilme ve mantığa tetabuk etmesi lazımdır. Bizim dinimiz bunlara tamamen mutabıktır.–

Ey millet Allah birdir. Şanı büyüktür. Allah’ın selameti, atıfeti ve hayrı üzerinize olsun. Peygamber Efendimiz Hazretleri Cenab–ı Hak tarafından insanlara hakayik–i diniyeyi tebliğe memur ve resul olmuştur. Kanun-u Esasisi, cümlemizce malumdur ki, Kur’an–ı Azimüşşan’daki nususdur. İnsanlara feyz ruhu vermiş olan dinimiz son dindir. Ekmel dindir. Çünkü dinimiz akla, mantığa, hakikate tamamen tevafuk ve tetabuk ediyor. Eğer akla, mantığa ve hakikate tevafuk etmemiş olsaydı, bununla diğer kavanin–i ilahiye beyninde tezat olması icab ederdi. Çünkü bilcümle kavanin–i kevniyeyi yapan Cenab–ı Hak’tır.

–Bazı kimseler asri olmayı, kâfir olmak sanıyorlar. Asıl küfür onların bu zannıdır. Bu yanlış tefsiri yapanların maksadı, İslamların kâfirlere esir olmasını istemek değil de nedir?

Bizim dinimiz için herkesin elinde bir miyar vardır. Bu miyar ile hangi şeyin dine muvafık olup olmadığını kolayca takdir edebilirsiniz. Hangi şey ki akla, mantığa, menfaati ammeye muvafıktır; biliniz ki o bizim dinimize de muvafıktır. Bir şey akıl ve mantığa, milletin menfaatine, İslam’ın menfaatine muvafıksa kimseye sormayın. O şey dinidir. Eğer bizim dinimiz aklın ve mantığın tetabuk ettiği bir din olmasaydı ekmel olmazdı. Ahir din olmazdı.

Türk milleti daha dindar olmalıdır. ‘Yani bütün sadeliği ile dindar olmalıdır’ demek istiyorum. Dinime, bizzat hakikate nasıl inanıyorsam buna da öyle inanıyorum.

Efendiler. Camiler birbirimizin yüzüne bakmaksızın yatıp kalkmak için yapılmamıştır. Camiler taat ve ibadet ile beraber din ve dünya için neler yapılmak lazım geldiğini düşünmek, yani meşveret için yapılmıştır.*1

Atatürk, İslam’a karşı yeni bir din icad etmiş değildir. Bilakis ömrünün son Ramazan’ında, (Ramazan’ın birinci günü) 25 Ekim 1938’de: “Allah’ın son Peygamberi Hz. Muhammed’i bütün Müslümanlar örnek almalı, İslam’ın hükümlerine uymalıdırlar. İnsanlık ancak bu şekilde kurtulup kalkınabilir.” demiştir.

Bu tebliği Dışişleri Bakanlığı kanalı ile tüm İslam alemine iletmiştir.

Şu halde laiklik ilkesi de demokrasi değil diktatörlük amaçlayanların elinde bir araç olmamalı, hangi kisve altında olursa olsun, ister “çağdaş”, ister “dini”, sadece baskı ve zulme karşı bir araç olmalıdır.

Laiklik ve İslâm

Ülkemizde İslam’ı, demokratik ‘hukuk devleti’ni ve laikliği ancak bu bilinçle birlikte yaşatabilir ve yaşatmalıyız. Laiklik bir yönetim ilkesidir ve ‘devlet’in vazifesi; vicdan hürriyetinin bir güvencesi olan bu ilkeyi, kötüye kullanmaksızın uygulamaktır, yoksa iman edenlerin “amentü..”süne karışmak ve insanlara siyasi sorumluluğu ve dolayısı ile hiçbir yetkisi olmayan bazı insanların “çağdaş değil!” yaftası yapıştırmasına seyirci kalmak değildir. Laiklik bir yönetim ilkesidir. Hukuk devleti güvencesidir. Laiklik ilkesine de İslam’a da doğru anlamını verirsek, ikisi arasında çelişki veya karşıtlık olamayacağı açıkça ortaya çıkar:

a) Şekli anlamda: İslam’da, seçilmemiş kimselerin diktatörlüğü tehlikesine yol açacak bir ruhani sınıf yoktur.

b) Maddi anlamda: Uygulanacak ve benimsenecek temel anayasal ilkeler, İslam’da, esasen evrensel ‘tabii hukuk’un temel ilkeleridir. Şu halde iktidarı elde etme biçimi bakımından demokrasiye karşıt olan, uygulanacak kurallar açısından da ‘hukuk (adalet) devleti’ne karşıt olan özellikler İslam’da yoktur.

III– Laiklik ilkesine doğru anlamı ve tanımı verildikten sonra ülkemizdeki bazı sorunlara sağduyunun ve evrensel ‘hukuk ve ahlâk’ın gösterdiği yönde çözüm bulunmalıdır.

1) Diyanet İşleri Başkanlığı’na özerklik verilmeli, ahlâki ve dini konularda bu makama fetva sipariş etme değil, fikri alınma, danışılma usulüne titizlikle riayet edilmelidir.

2) Diyanet İşleri; özerk ve layık olduğu itibarı haiz bir konuma getirildikten sonra, din eğitimi konusunda da yetkili olmalı ve Milli Eğitim Bakanlığı ile yapacağı işbirliğinin ilkeleri düzenlenmelidir.

3) Anlaşılmaz bir ısrar ile çıban başı haline getirilmek istenen başörtüsü sorunu çözüme kavuşturulmalıdır. Başını örtme veya açma tamamen kadının serbest seçimine bırakılmalıdır.

İnsan hakları, bir yandan “vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyeti”ni (Anayasa, m. 24) diğer yandan da temel eylem hürriyetini kapsamına alır. (Anayasa, m. 12).

İnsan hakları bağlamında en temel hak olan eğitim hakkının engellenmesinin (sadece kadına karşı ayrımcılık şeklinde sonuç doğurmasının) hukuk normları karşısında savunulmasına asla cevaz verilemez. Başörtüsünü dini bir gerek olarak görenlerin inançlarına uygun bir şekilde başlarını örtmelerine müdahale hakkını hiçbir ‘hukuk devleti kendisinde görmez. Ancak kamu düzenini, daha belirgin bir deyişle başkalarının insan haklarını veya çevre sağlığını ihlal eden davranışlara müdahale edilebilir. Başörtüsünün dini bir gerek olup olmadığı ayrıca tartışılabilir. Bu konuda görüş açıklamak da düşünce ve kanaat hürriyeti (Anayasa, m. 25) kapsamına girer. Ancak; hiç kimse kendi yorumunu başkasına zorla dayatma hakkına sahip değildir. Şu halde bir kimse başörtüsünün gerekli olduğu kanaatini de, gerekli olmadığı bir yana üstelik yasak olması gerektiği kanaatini de başkasına zorla benimsetmeye, dayatmaya kalkışamaz. Sadece açıklayabilir. Anayasa’nın 6. maddesinin ikinci fıkrasına göre: “Türk milleti, egemenliğini Anayasa’nın koyduğu esaslara göre yetkili organları eliyle kullanır.” Başörtüsünü zorla yasaklamaya kalkışan kişiler, Anayasa’dan yetki alan “yetkili organlar” konumunda değildirler.

Başörtüsü yasağı anayasal suç

Hele başörtülü olduğu için savunma hakkının engellenmesi anayasal bir suçtur.

Anayasa’nın 6. maddesinin son cümlesine göre: “Hiçbir kimse veya organ, kaynağını Anayasa’dan almayan bir devlet yetkisi kullanamaz.”

Acaba başörtüsünü yasaklayanların kaynağını Anayasa’da bulan bir yetkileri var mıdır?

Her şeyden önce, başörtüsünü açıkça yasaklayan bir anayasal kural yoktur. Sadece –ve o da evrensel ölçüler karşısında yadırganır biçimde– erkekler için “İnkılap Kanunu” niteliğinde ve Anayasa’ya aykırılığı iddia edilemeyecek olan: 25 Kasım 1925 tarihli ve 671 sayılı “Şapka İktisası Hakkında Kanun” vardır.

Acaba Anayasa’nın 174. maddesinin 8 numaralı bendindeki “bazı kisvelerin giyilemeyeceğine ilişkin” 1934 tarih ve 2596 sayılı kanun başörtüsünü yasaklamakta mıdır?

Ceza kuralları genişletici yoruma tabi tutulamaz. Bu kanun sadece “ruhani” kisveler hakkındadır. Oysa Doğu Anadolu’da, hatta Batı’da Hıristiyanların da kullandığı başörtüsü, “ruhani bir kisve” değildir. Bunu bilenler, hukukçu olmayan kimselerin ağzına bir slogan vermişlerdir: Başörtüsü simgedir, simge kullanılamaz! Oysa bu sözü söyleyenlerin birçoğunun üzerinde çeşitli dini–siyasi simgeler vardır:

Oysa bir ‘hukuk devleti’nde yüzsüzlüğün, çifte standardın, gafletin bu boyutlara varmasına cevaz verilemez. Her şeyden önce, İslam, yasak bir din midir? Böyle ise Anayasa’nın 136. maddesinde “Genel İdare” içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın anlamı nedir? Böyle değilse, çok çeşitli saiklerle örtülebilen başörtüsünü bir an için “İslâm’ın simgesi” varsaysak bile, bu simgeye düşmanlık, İslâm’a düşmanlık demek olmaz mı? ‘Laik devlet’, İslam’a düşmanlık göstermesi gereken devlet mi demektir?

Dince kutsal sayılan değerlere hakaret ceza kanunumuz gereğince suç değil midir? Unutmayalım ki kendisi yasak olmayan şeyin simgesi de yasak değildir. Tam aksine, Anayasa kurallarının tümünden çıkan anlam; başörtüsünün kadının özgür seçimine bağlı olarak serbest olduğu anlamıdır. Bu serbestiye aykırı bir kanun kuralı ile başörtüsü yasaklanmış olsa idi, bu yasaklayıcı kuralın Anayasa Mahkemesi tarafından iptali gerekirdi.

Sonuç olarak, tekrar edelim ki insan haklarına saygılı ‘hukuk devleti’nde, bir kadının başını örtmesine de, açmasına da kimsenin müdahale hakkı yoktur. Başörtüsü ve türban olayı ülkemizde toplumsal barışı büsbütün bozmadan, kendi içimizde ‘başörtüsü meydan savaşı’na dönüştürülmeden bütün bunlara son verip önce; insanlık onuruna yakışır bir biçimde barış ve hoşgörü ile bu toplumda birlikte yaşamanın kurallarını öğrenmeli, daha sonra da yine aynı barış ve hoşgörü içinde ‘başörtüsünün tarihçesi’ adı altında, doğruya bilimsel olarak yaklaşmalıyız. İşte bunu yakalayabilirsek insan haklarının teminatı olan ‘HUKUK DEVLETİ’ndeyiz demektir.

09.11.2003


Yazıcıya uyarla      Arkadaşıma gönder




Diğer Yorumlar

> Türk sağlık sistemi sınıfta kaldı Ülkümen Rodoplu (09.11.2003)

> Kayıp kitabın izinde ELİF ŞAFAK (09.11.2003)

> Kamusal alan Türkiye’yi vatandaşa dar ediyor PROF. DR. MUSTAFA ERDOĞAN (08.11.2003)

> İslam ve çağdaşlık DOÇ. DR. HADİ ADANALI (08.11.2003)

> Keşke... Ahmet Kurucan (07.11.2003)

> İlerleme raporu Türkiye’yi AB standartlarına çekiyor DOÇ. DR. RAMAZAN GÖZEN (07.11.2003)

> Barış tek başına kazanılmaz BİLL CLİNTON (07.11.2003)

> Bürokrasiye toplam kalite yönetimi geliyor Prof. Dr. Muhittin Şimşek (06.11.2003)

> Siyasi depremin yıldönümü: 3 Kasım PROF. DR. ÖMER ÇAHA (06.11.2003)

> YÖK nasıl despotizme dönüştü? PROF. DR. SELİM EKE (06.11.2003)

> Cumhuriyet’in getirdikleri ve Irak’taki Osmanlı idaresi Prof. Dr. M. Şükrü Hanioğlu (05.11.2003)

> Irak’ın geleceği PROF. DR. ALİ L. KARAOSMANOĞLU (05.11.2003)

> Patrikhane’nin Avrupa ve dünyadaki yeri DR. CENGİZ AKTAR (05.11.2003)

> Kamu yönetimi reformu: Bitmeyen senfonide sona doğru YARD. DOÇ. DR. ASIM BALCI (04.11.2003)

> Yunanistan’da ırkçılığın düşündürdükleri HERKÜL MİLLAS (04.11.2003)







GAZETE SAYFALARI


 

   BÜTÜN YAZARLAR


 

   
   
   
   

 

 

Copyright© 1995-2003 Feza Gazetecilik A.S. / Çobançesme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:+90 (212) 639, 34 50 (pbx) Fax: +90 (212) 652 24 23 e-posta: okurhatti@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Bilgi İşlem ve İnternet Servisi tarafindan hazırlanmaktadır.