| |
Bir başka açıdan “sükût”tan taşan ma’nâ
Fethullah Gülen Hocaefendi’nin ‘Sükûtun Çığlıkları’ yazısını, en son www.herkul.org internet sitesinden Tercüman’ın yaptığı iktibasta söyledikleriyle birlikte okuyunca, aklıma İlâhî vahyin, birinci muhatabı Peygamber Efendimiz’e olan şu mesajı geldi:
“Onlar nasıl davranırlarsa davransınlar, sen yine de kötülüğü en güzel tarzda sav. Biz onların, Bizim hakkımızda da senin hakkında da ne asılsız iddia ve iftiralarda bulunduklarını elbette çok iyi biliyoruz. Bir de şöyle dua et: ‘Rabb’im, (bilhassa vazifemi yerine getirirken muhataplarımla olan münasebetlerimde ins ve cin) şeytanlarının kışkırtmalarından Sana sığınırım. Rabb’im, yakınımda bulunup, beni tesir sahalarına almalarından da Sana sığınırım.’”
Bir yanda, akıl ve bilim diyen; fakat aklı da bilimi de ya yasaya, ya ideolojiye emanet ederek, temelde hem akla hem de bilime ters en büyük dogmatizmi sergileyenler; sanki sokaktan bulmuş veya satın almışlar gibi akıllarını, o aklı veren Allah’ın vahyinin üstüne çıkartan; fakat akıllarıyla bilim sahasında neyi başardıkları, ülkeye ne kazandırdıkları herkesçe malûm çevreler; bütün yaptıklarını tam bir dogmatizm içinde kendisine nisbet ederek, Atatürkçülük ve/veya Kemalizm’e de hizmet mi yoksa ihanet mi ettikleri tartışılabilecek olanlar. Öte yanda, vahyin, her şeye rağmen rahmet ve merhamet dolu, onu tebliğ ederken şahsî hislere kapılmayı katiyen men eden mesajı. Evet bu mesaj, bir Müslüman’ın şahsına yapılan kötülükler karşısında nasıl bir tavır takınması gerektiğine ışık tuttuğu gibi, İslâm’ı tebliğ ederken, yani insanları, bir başka âyette buyurulduğu üzere, şereflerine, dünya ve âhirette gerçek mutluluk ve başarıya çağırırken karşılaşacağı düşmanlıklara mukabelede her zaman için tercih etmesi gereken yolu da göstermektedir. Müslüman, Allah’ın dinini tebliğ ederken intikam duygularıyla hareket edemez; onun her davranışı hayır adına olmalı; o, kendisini buna göre kurmalıdır.
Ama akıllarını menfaatlerinin, bencilliklerinin emrine vermiş ve bencillikleri de kendilerini başkalarına karşı düşmanlık çukurlarında dolaştırdığı kimselerin bunu kavraması mümkün değildir. Böyleleri, menfaatleri gereği her dönemde farklı görüntü verebildikleri, bazen liberal, özgürlükçü, bazen totaliter, bazen komünist, bazen milliyetçi olabildikleri, yani çok kullandıkları tabirle sürekli takıyye yaptıkları için, vahyin ışığı altında daima sevgi, merhamet, başkaları için yaşama ve müsamaha seslendirenlere de kendi ruh adeselerinden bakar ve onları da kendileri gibi zannederler. Fakat onlar, yine de tavırlarını değiştirmez ve çığlıklarını sükûtlarına havale ederler. Yoksa, ham bir ruh, pekalâ şunları da dile getirip sorabilirdi:
Bu ülke adına neye katlandınız? Neyinize kıydınız? Bu ülkenin Doğu’da da, Konya-Maraş-Antep-Urfa hattında da, Batı cephesinde de kurtuluş savaşını verenler, anne-babalarını evlâtsız, hanımlarını dul, çocuklarını yetim bırakanlar da, ninesi, annesi ve hanımının başı örtülü olanlardı. En son PKK terörü karşısında şehid olanların ailelerine baktığımızda, çok büyük çoğunluğu da aynı değil mi? Hanginizin cephede şehid düşmüş bir çocuğu var? Hattâ, ecdadınızdan kaç tane şehid, kaç tane gazi var? Oğullarınız nerelerde çalışıyor? Hangisi askerliğini Doğu’da yaptı?
Fakat, ruhunu vahyin yoğurduğu gerçek Müslümanlar bunları sormaz. Onlar, “herkes karakterinin gereğini yapar” İlâhî beyanına bağlı olarak, başkalarının neyi yapıp yapmadığını araştırmazlar. Onlar, kendi vazifelerine bakarlar. Bu ülkenin hiçbir müessesesinin, özellikle, bazı özgürlükçü arkadaşlar yanlış değerlendirip, meseleye konjonktürel baksalar da, bilhassa bir ülkenin ve gerçek bir idarenin üzerine oturduğu hukuk, adalet ve kuvvet-itaat-disiplin düsturlarını temsil eden müesseselerin, onları bugün temsil edenlerden bazılarının yaptıklarından dolayı yıpratılmasına razı olmazlar.
Hayatının her ânını milletinin selâmetine adamış bir başka vahiy eri, bir defasında bunalmış ve şöyle demişti: “Eğer Kur’an müsaade edecek olsa, bana 27 yıldır bunca eza-cefayı reva görenlerden intikamımı bir günde alabilirim. Ama böyle bir şeye teşebbüs etmiyorsam, bu, Kur’an men ettiği içindir.” Evet onlar, “şahsıma yapılan her şeyi affediyor, yapanlara da hakkımı helâl ediyorum. Kur’an da, kendi hakkını korur. Kâbe’yi, Kâbe’nin Sahibi korur” der ve meseleyi Allah’a havale ederler. Ama Allah, nasıl muamele eder, bilemeyiz. Kim bilir, belki de ufukta, “O zulmedenler, yakında nasıl her şeyi değiştirecek bir sarsıntı ile tersyüz olacaklarını bileceklerdir” fermanı nümayândır. Kim bilir!
10.11.2003
|