|
Böyle çalışmalara muhtacız
Pek çok eserinden tanıdığımız M. Orhan Okay hocamızın son günlerde Türk Edebiyat Vakfı tarafından "Mehmed Kaplan'dan Hatıralar… Mektuplar…" adındaki kitabı yayınlandı. İlk bakışta çalışma Okay'ın, hocası rahmetli Kaplan'a vefası gibi zannedilebilir; ama okuyan onun sadece bir kadirşinaslık ürünü olmadığını hemen teslim eder.
Adı her ne kadar "Mehmed Kaplan'dan Hatıralar… Mektuplar…" ise de kitap daha çok Kaplan'ın mektupları üzerine bina edilmiş. "Müstağni" bir insan olan Okay Hocamız'ın, kitapta da kendisini öne çıkarmayı sevmediği görülüyor. Ancak mektupları okuyucuların yeterince anlaması için, o konuyla ilgili kendisinin de içinde bulunduğu olayları anlatıyor.
Edebiyat bilgini olan Kaplan aynı zamanda çok ciddi kültür insanı idi; zaten edebiyat ile kültürü birbirinden ayrı düşünmek mümkün değil; edebiyat kültürle dokunan bir kumaştır. Öğrencisine mektup yazarken birkaç özel cümlenin dışında Okay'ın durumunda olan herkese hitap ediyor; mektup kişisel durumdan çıkıyor, genel bir mahiyet alıyor. Mesleğinde başarılı olması için neler yapması, nelere dikkat etmesi gerektiğini belirtirken, duygulu bir yüreğin vatan ve millet için çarptığı hissediliyor.
Kaplan, Okay'a gönderdiği bir mektubunda bugünkü ve daha uzun yıllar süreceği tahmin edilen acılarımızın nerden doğduğuna işaret etmektedir. "… Alain bir de bizim temayüllerimize tamamıyla zıt eserleri okuma lüzumundan bahseder. Bu bizi dar kafalılıktan kurtarır. Zıddımızı tanırsak, kendi benliğimizi daha iyi hissederiz. Tanrı'nın şeytan'a yaşama imkanı vermesi, gündüze karşı geceyi yaratması belki de bundan dolayıdır. Her şey zıddı ile tanınır. Taassup tek kitaptan, tek fikirden doğar" Ancak bu görüşte olan bir idrak ferdin değerini ufuklaştıran şunları yazabilir: "… Her insan, büyük ve zengin hakikate açılan bir penceredir. Her görüş, külli hakikatten bir parçadır."
Kaplan, kültür ve medeniyet tarihimizle ilgilenenler için çok dikkat çekici, üzerinde uzun uzun durmaya değer fikirler ileriye sürüyor: "… Türklerin yaşadığı üç medeniyet devrinin mukayesesi çok zengin fikirler doğuruyor. Birinci devir fizyolojik devir, ikinci devir psikolojik ve metafizik devir, içinde yaşadığımız devir ise, fizik ve sosyolojik devirdir." Herhalde mevcudu tespit ediyor; olması gerekeni değil; fizikle metafizik birbirinden ayrıldı mı, ilim anlayışı kaosla karşılaşır; fakat tasnifteki orijinallik su götürmez bir gerçektir.
Kitap boyunca Kaplan'ın ilme, üniversiteye verdiği değeri hayranlıkla takip ediyoruz. Anadolu yaylasında bir ilim ocağını günışığına çıkarmak amacıyla Kaplan İstanbul'daki iş ve aile düzenini bırakıp, oraya gidiyor. Üniversite yıllarında ilme yatkınlıklarını tespit ettiği öğrencilerinin asistan alınmaları için gayret sarf ediyor; onların durumlarıyla meşgul oluyor, iyi yetişmelerine çaba harcıyor. Sayfalar ilerledikçe, imkansızlıklara rağmen Erzurum'da Atatürk Üniversitesi'nin doğuşunu görüyoruz. Maalesef hasetlik insanın özünü dokuyan önemli bir haslet olduğundan bu iş zor gerçekleşiyor. Tanpınar, halkın onları yanlış anlamasından endişe ediyor, fakat Anadolu insanının sağduyusu onların ne yapmak istediklerini kavrıyor; onlara karşı hareket sözümona okumuşlardan, basından geliyor.
Hepimiz vatan ve millet için nutuk atıyor, gözyaşlarımızla onları sevdiğimizi söylüyoruz. İçimizde kaç kişi vatan ve milletimizi daha iyi bir noktaya taşımak uğruna yıllarını Anadolu'da geçiriyor. Bunun için Kaplan'a ve onun "Siz benim karlı dağ başında kalmış oğullarım Şinasi, Orhan, Haluk, Mehmed" diye hitap ettiği öğrencilerine milletçe müteşekkiriz. Derin bir lezzet duyarak okunan bu eserler için de M. Orhan Okay Hoca'mıza şükran borçluyuz.
10.11.2003
|