|
AB dindarların sempatisini hak ediyor mu?
28 Şubat Süreci’nde yaşanan mağduriyetlerin de etkisiyle Avrupa Birliği’ne daha sıcak bakmaya başlayan ve üyelik sürecine popüler desteğin hep yüksek çıkmasında önemli rol oynayan dindar Müslümanlar, Brüksel’den ilgilerine orantılı bir cevap bulamıyor.
Avrupa hukuk sisteminin bir parçası olan AİHM’nin de dindarların gündemine taşıdığı başörtüsü, YAŞ ve parti davalarına kategorik olarak soğuk yaklaşması, Avrupa Birliği’ne bakışın ötesinde Anadolu insanının Batı’ya bakışını bulandırıyor.
Her yıl yayınladığı ilerleme raporlarında sayıları 3 bine inen Rum cemaatin sorunlarına, Süryanilere ve Alevilere yer vermeyi ihmal etmeyen AB, ne başörtüsünden dolayı eğitim ve iş hayatında yaşanan mağduriyetlere, ne de din eğitimiyle ilgili sıkıntılara değiniyor.
Avrupa Birliği’nin Türkiye raporlarının ilki, 28 Şubat sürecinin de yaşandığı, 1997 yılı gelişmelerini değerlendiren ‘1998 İlerleme Raporu’ydu. Dindar çoğunluğun o yıl yaşadığı sıkıntıları görmezden gelen rapor, din özgürlüğü bölümünde ilköğretimde ‘Sünni’ anlayışa dayalı din eğitiminin zorunlu olmasını eleştirirken, Süryanilerin dinî azınlık kabul edilmemesinden yakınıyordu. 1999 raporunda Kürtlerin ve Lozan’la kabul edilmeyen dinî azınlıkların durumu ile Kürtçe TV üzerinde duruldu.
2000 raporunda İnsan Hakları Derneği’nin bir şubesinin kapatılması üzerinde durulurken, 60’a yakın şubesi kapatılan Milli Gençlik Vakfı’na atıfta bile bulunulmadı. Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması talebi yinelenirken, Alevilerin durumunda ilerleme olmadığı hatırlatıldı. 2001, 2002 ve nihayet 5 Kasım’da yayınlanan son raporda da bu tutum değişmedi.
Halbuki ABD’nin her yıl hazırladığı Türkiye İnsan Hakları Raporu’nda dindar Müslümanların sıkıntılarına yer vermesi, başta Af Örgütü olmak üzere uluslararası örgütlerin başörtüsü, din eğitimi gibi konulardaki sıkıntıları insan hakkı ihlali olarak belgelerine geçirmesi, AB’yi bu konudaki tavrında yalnız ve dayanaksız bırakıyor.
Üstelik bu çifte standart, Avrupa Birliği karşıtlarının da ekmeğine yağ sürüyor. Çünkü bu yaklaşımıyla Avrupa Birliği, 18–19’uncu yüzyıl boyunca Osmanlı üzerinde nüfuz mücadelesi veren ve bunun için de gayrimüslim tebanın haklarını suiistimal eden Batılı güçleri çağrıştırıyor. Raporları yazanların bilinçaltlarında, sanki Türkiye’de Sünnilik geçmişteki gibi hâlâ halifelik ya da şeyhülislamlık kurumuyla iktidarını koruyor. Din özgürlüğü alanındaki sorunlar da, bu sistemin Sünnilik dışındaki mezheplere ve gayrimüslimlere uyguladığı baskıdan kaynaklanıyor gibi bir hava seziliyor.
Bir–iki yıl önce AB yetkililerine yaklaşımlarındaki bu yanlış iletildiğinde, “Dindar Müslümanlar Avrupa’da yeterince lobi yapmayı bilmiyor.” derlerdi. Artık bu mağduriyetleri anlatmak için ekstra lobiye ihtiyaç da kalmadı. Çünkü dindar genç kızların üniversite kapılarından sokulmadığı, Köşk’teki bir resepsiyona eşlerinin kıyafetine göre davetiye yazıldığı, başbakanın kızını yurtdışında okuttuğu ve son olarak mahkemelerde sanıklara da baş açma zorunluluğunun getirilmeye çalışıldığı bütün dünyanın ve bu arada Türkiye raporunun şekillenmesinde rol oynayan Ankara’daki AB Temsilciliği’nin gözü önünde yaşanıyor. Nitekim AB yetkilileri de artık lobi eksikliği mazeretine sığınmıyor. “Bu sorunları kendilerinin de tartıştığını” belirterek, yorum yapmamayı tercih ediyor.
Ancak Kürtçe isimleri serbest bırakan reformdan sonra başlayan q, x, w tartışmasına bile taraf olan Brüksel’in, bunca gerçek mağduriyeti görmezden gelmesi dindarlara mevcut hakları bile fazla gören zümreleri böbürlendirse de, maalesef Avrupa Birliği’ni evrensel standartların gerisine düşürüyor.
12.11.2003
|