İNTERNETİN İLK TÜRK GAZETESİ
17.11.2003
Pazartesi
  For English
  Ana Sayfa
  Haberler
  Ekonomi
  Dış Haberler
  Politika
  Kadın-Aile
  Kültür Sanat
  Televizyon
  Spor
  Yazarlar
  Yorumlar
  Çizgi-Yorum
  Mizah
 
  Akademi
  Bilişim
  Eğitim
  Otomobil
  Röportaj
  Tüketici Masası
  Okur Hattı
 
  Bölge Haberleri

  Dünyada Zaman

 
  Arşiv Arama
  Abone Formu
  About Us
  Reklam
  Künye / İletisim
  Hava Durumu
  Namaz Vakitleri
  E - Kart
  Sanat Galerisi

ZAMAN KiTAP

YAZARLAR


MEHMED NİYAZİ m.niyazi@zaman.com.tr
 
 

Tarih şuuru

Bir milletin olmakta olanın yerine, olması lazım geleni düşünebilmesi için mutlaka olmuş olanı bilmesi gerekir. Çünkü insan bilsin veya bilmesin, tabiatın değil, tarihin çocuğudur.


Şuurlu veya şuursuzca milletinin geçmişte yaşadığı acı tatlı hatıralarını, başarılarını ve başarısızlıklarını ruhunda taşır. Bunların sebeplerini bilirse, menfilerinin izalesine çalışır; ona güç verenlere sarılır. Aksi takdirde şuursuzca geçmişin esiri olur; gelecek için ne yapması gerektiğine bir türlü karar veremez.

Hayat canlı bir organizma gibidir; yemeklerimiz, elbiselerimiz, gelenek ve göreneklerimiz, yönetim sistemimiz her gelen günle değişiyor. Bu değişmeler hayatın dinamizminin bir sonucudur; fosilleşmesinin önüne ancak bünyesinde taşıdığı muharrik güç geçmektedir. Canlılığın kaçınılmaz bir özelliği olan değişmelerde bizi toplum olarak devam ettiren tarih şuurudur. Tarih şuuru eksik olursa, her renkten renge girişimizde kendimizi milletçe yeni bir kişiliğe kavuşmuş zannederiz, bu da milli şuurumuzun parçalanmasına, şizofrenik bir hal almasına sebep olur.

Dil, bir milletin devamlılığında çok önemli faktördür; örfler, âdetler değişseler bile, her çağda özlerinin renklerini taşıyacaklarından milletin ihtiyaç duyduğu en önemli unsurlardır. Değişik zaman dilimlerinde özlerinin renkleri farklı olmasa, milletler silinirler; yani birbirleriyle aynileşirler; dolayısıyla insanlık medeniyet üreten köklerinden mahrum kalır. Zira millet şuurlu bir toplum olduğundan ihtiyaçlarını fark eder; onları karşılamanın yollarını arar. Ürettiği sadece kendinin değil, insanlığın da işine yarıyorsa, zamanla insanlığın ortak malı haline dönüşür. İnsanlığın da muhtaç olduğu millet realitesi ancak milli hafıza ile var olur ve kendini devam ettirir. Hafıza sadece hatıralar yığını değildir; onların sebeplerini araştıran, onları değerlendirip sonuçlar çıkaran melekeyi de beraberinde getirir. Bunun için tarih şuuru milletlere "milli hafıza" ve "milli mantık" bahşeder.

Tarih bize eski çağlarda yaşanıp bitmiş olan medeniyetlere ait ve kendimizle ilgisi kalmamış alemlerin hayatı hakkında bilgi verir, düşüncesinde bulunanlar mekanik tarih görüşü sahipleridirler. Geçmişi değerlendiren idrakimiz gökten düşmemiştir. Önce idrakimizin izahını yapmalıyız. İdrakimizde az veya çok, şuurlu veya şuursuz geçmiş olayların payı vardır. Bu da bizim geçmişteki tarihe nötral bakmamızı önler, bizim onunla bütünleşmemizi zaruri hale getirir. Bunun diğer adı tarih şuurudur.

Hayatımızda yer alan bütün sosyal ve tabii olayların geçmişleri vardır. Günlük yaşantımızdaki bu olayları izah etmedikçe onlarla ilişkimiz uyurgezerlik seviyesindedir. Olayları izah ettikçe hayatımızdaki yerlerini kavrar, daha iyi nasıl olabileceklerine dair kafa yormanın ihtiyacını duyarız. Tarih şuurundan yoksun kişiler ve toplumlar kendilerini ancak bir vasıta, bir alet, bir gölge, bir parça sanırlar. Bundan dolayı da kendi varlıklarının devamını, mutluluklarını başkalarında ararlar. Bu tür insanların rüyaları hep yeniliklere dairdir; ne çare ki gördükleri hep felaketlerdir.

Bugün yaşadığımız an, yüzyıllar boyunca sürmüş olan mücadelelerin, heyecanlı yaşanmış hatıraların yeni bir geleceğe açılan eşiğidir. Demek ki tarih, sadece keşfolunan ve yalnızca seyredilen kuru olaylar resmi geçidi değil, aynı zamanda önümüze konan bir hayattır. Bizi köksüzlükten kurtarıp, ebediyete akıp giden ırmağa dönüştüren, aynı kaderi paylaşan milletlerin arasında bize varlığımızı duyuran tarih şuurudur. Toplumda tarih şuuru halinde fonksiyonunu ifa eden bu fenomeni hazırlayan aydın beyinlerin ürünü tarih felsefesidir. Şu kadar üniversitemizde bir tarih felsefesi kürsüsünün bulunmaması ilim adına ciddi bir eksikliktir. Bu eksikliği hissetmemek ise milli bir felakettir.


17.11.2003


Yazıcıya uyarla      Arkadaşıma gönder



Önceki Yazıları

> (10.11.2003) - Böyle çalışmalara muhtacız

> (03.11.2003) - Cumhuriyet ve tekke

> (27.10.2003) - Çileli bir ömür

> (20.10.2003) - Bir vefa örneği

> (13.10.2003) - Romanımız öldü mü?

> (06.10.2003) - Roman tekniği

> (29.09.2003) - Güzel bir çalışma

> (22.09.2003) - Tufandan Önce

> (15.09.2003) - Roman ve hikâye

> (08.09.2003) - Sosyal bilimlerin neresindeyiz?




GAZETE SAYFALARI


 

   BÜTÜN YAZARLAR


Bütün yazılar



YAZARLAR

A. TURAN ALKAN

ABDULLAH AYMAZ

ABDÜLHAMİT BİLİCİ

AHMED ŞAHİN

AHMET SELİM

ALİ BULAÇ

ALİ ÇOLAK

ALİ H. ASLAN

ALİ ÜNAL

BÜLENT KORUCU

EKREM DUMANLI

ERHAN BAŞYURT

ETYEN MAHÇUPYAN

EYÜP CAN

FİKRET ERTAN

FİKRİ TÜRKEL

HASAN ÜNAL

HEKİMOĞLU İSMAİL

HİLMİ YAVUZ

HÜSEYİN GÜLERCE

İBRAHİM KIBRIZLI

İSKENDER PALA

KADİR DİKBAŞ

KERİM BALCI

M. ALİ YILDIRIMTÜRK

M. NEDİM HAZAR

MEHMED NİYAZİ

MELİH ARAT

MİRZA ÇETİNKAYA

MUSTAFA ARMAĞAN

MUSTAFA ÜNAL

NEVVAL SEVİNDİ

NİHAL BENGİSU

REHBER ABİ

SELÇUK GÜLTAŞLI

SELİM IŞIKLAR

ŞAHİN ALPAY

TAMER KORKMAZ

ZİYA PERVER




 

   
   
   
   

 

 

Copyright© 1995-2003 Feza Gazetecilik A.S. / Çobançesme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:+90 (212) 639, 34 50 (pbx) Fax: +90 (212) 652 24 23 e-posta: okurhatti@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Bilgi İşlem ve İnternet Servisi tarafindan hazırlanmaktadır.