| |
Martılar ve travma
17 Ağustos’ta da böyle olmuştu. Önce martılar ürkmüştü sarsıntıdan. Sonra çığlıklar, gözyaşı ve dehşet veren görüntüler çıkmıştı ortaya. Yine aynı martılar bir kasım sabahında çığlık çığlığa haykırdılar.
Bahtsız bir ülkenin, mutsuz insanlarına geç kalmış, beyhude bir haykırıştı bu belki. Ölüm yüklü kamyonlar girdi taş binalara.
Gerisi bildik, gerisi beylik, gerisi hamaset... Terörün dini imanı yok; amenna!
Bunlar halkı, korkutmaya ve sindirmeye yönelik; el hak doğru!
Ancak öyle eşi menendi görülmemiş bir ırkın ahfadıyız ki, terörü, kanı, ölümü bile takım tutar gibi, pozisyon tartışır gibi tartışıyoruz.
Sakallı mıydı, değil miydi?
Karısının başı açık mı, değil mi?
Türk mü, değil mi?
İsuzu mu, Fiat Doblo mu? Kırmızı mı, mavi mi?
Kadrın geneliyle ilgilenen yok gibi, gerçek komplolar ile, kir buhar ile karışıyor birbirine. Korku ecinnilerine gün doğmuş ekran ekran zıplıyorlar.
Martılar çığlıklar atarak pike yapmaya devam ediyor, susmuyorlar, durmuyorlar, konmuyorlar çatılara artık. Huzuru bitti, bir yıl bile çatılara inmelerine, durgun denizlere nazlı nazlı süzülmelerine izin verilmedi martılarımızın.
Çok mesafe katetti Türkiye. Dağılmış bir imparatorluktan iyi–kötü, eksik–gedik, kırık–dökük bir demokratik ülke çıkarmaya çalıştı, çalışıyor. Bir ufuk çizgisi, rahmetli Özal’ın deyimiyle ‘uzun ince bir yol çizdi’ kendine. Ağır–aksak ilerledi bu yolda. Biliyorduk ve sanıyorduk ki geri dönüş yok bu yolda. Ara sıra şarampole yuvarlama girişimleri, bol miktarda çukur, tümsek, bariyer çıkacak önümüze ama, geri dönüşü yoktu bu yolun. Zira ‘U dönüşü’ mümkün değildi bizce.
Ama görünen o ki, El Kaide, ana muhalefet partisi gibi görünmeyi de aştı (en azından şekil olarak) direkt demokrasiye vuruyor o mülevves kılıcını. Ülkeyi girdiği güzergahtan çıkarmayı deniyor, belki kendi amaçları (asla onanmayacak ve mazur görülmeyecek gerekçeler) var ama, bir taraftan da baykuşlara, karanlığa gizlenenlere gün doğuyor gibi. Martılar bu yüzden çığlık çığlığalar belki. Zira tersine bir karanlığa gidiş süreci başlatılmak isteniyor. Önce korku, panik, sonra kan, gözyaşı, intikam, karanlıklar, kuyruklar, sıkıyönetim, sokağa çıkma yasağı, darbeler, cuntalar...
Bilmiyorum belki hak ettik bu kargaşayı ülke olarak. Tahammülsüz, anlayışsız, hoşgörüsüz olduk. Hatırlayın bu olaylardan önce ülkeyi nasıl basit, sıradan, küçücük şeylerle gerdiğimizi. En ciddi adamların, nasıl basit orta oyunlarına alet olduklarını anımsayın lütfen. Demek ki, biz öyle didişirken birbirimizle birileri gülüyordu halimize ve ellerini ovuşturuyordu.
Martıları bile anlayamadık, ne demek istediklerini, neden huzursuz olduklarını. O kadar gözümüz dönmüştü ve basit şeylere kaptırmıştık kendimizi. Penaltı pozisyonunu tartışan emekli hakemler gibiydik. Hepimiz kızıyoruz hakemlere, futbolculara, hocalara. Hakemlerimiz kötü de, hekimlerimiz mi sütten çıkmış ak kaşık? Hakimlerimiz mi mükemmel? Futbolumuz çirkin de, sağlık sistemimiz mi muhteşem? Adalet düzenimiz mi kusursuz? Alın size en basit bir soru: İstanbul’un göbeğinde aylardır gezinen bomba yüklü kamyonlar dururken, birileri neden hangi bürokratın karısı, kızı başını örtüyor, kim mızraklı ilmihal alıyor derdine düşüyor?
Ve şimdi ey okuyucu, biliyor musun martılar hâlâ inmediler huzur sahillerine, yine tedirginler, korkuyorlar, ürküyorlar. Ölüm bu sefer nereden gelecek diye! Sorumuz şu olmalı kendimize: Biz bunu hak ettik mi?
22.11.2003
|