|
Medya terörü ısırınca!
Gazetecilik mesleğine adım atar atmaz size ilk öğretilen şeydir neyin haber, neyin ise haber olmayacağı. Verilen örnek ise yarı şaka–yarı ciddi şöyledir: Köpek insanı ısırırsa haber değildir, ama insan köpeği ısırırsa! İşte size haber! Geçen hafta İstanbul’da arka arkaya patlayan bombalardan sonra başlayan medya ve terör tartışması bana nedense gazeteciler arasında klişeleşmiş bir fıkra gibi anlatılan bu örneği anımsattı.
Terör sinagoglardan başlayarak, konsolosluk, banka, cadde, sokak ayrımı yapmaksızın hepimizi vurmuştu. Kimimiz kolundan, kimimiz bacağından, kimimiz ise kalbinden ısırılmıştı. Fakat henüz failler yakalanmamış, terörün çirkin yüzü tüm boyutlarıyla deşifre edilmemişken, şiddetli bir tartışma başladı.
Halk panik olmuşken medya ‘ilk ben ordaydım, en dehşet fotoğraflar bende’ yarışına girebilir mi? En kanlı fotoğraf ve görüntüler ‘terörün çirkin yüzünü göstermek adına’ bile olsa yayınlayabilir mi? Soruşturma devam ederken, faillerin kimlik bilgileri deşifre edilir mi?
Velhasıl medya terörü ısırabilir mi?
Önce Başbakan Tayyip Erdoğan yöneltti eleştiri oklarını, ardından İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah çok ağır bir dille suçladı medyayı. Neyse ki Basın Konseyi’nin de devreye girmesiyle Cerrah maksadını aşan bir konuşma yaptığını kabul etti ve tüm medya mensuplarından özür diledi.
Peki ama terörü, şiddetin pornografisi gibi sunmaktan çekinmeyen, acıyı rekabetin çarklarında öğüten medya?
Henüz hatalarından arınmış değil; ama dersler çıkardığı muhakkak!
Bir kere Basın Konseyi’nin ‘teröre karşı uluslararası standartlarda bir etik kod belirleme’ çağrısına tüm medya mensuplarının olumlu yanıt vermesi önemli. Uluslararası gazetecilik standartlarını şu ya da bu sebeple bugüne kadar görmezden gelen Türk medyası, uluslararası terör vesilesiyle bu standartları gündemine almış oldu. Ve bugüne kadar etikçi–tetikçi gibi kısır ve anlamsız bir düzlemde süregelen tartışma standartlar düzlemine kaymış oldu.
Meseleye salt bir soyut ahlak tartışması olarak bakmamak gerekiyor. Burada önemli olan, ahlak felsefesi literatüründen konunun özüne ilişkin bir çerçeve çıkarmak ve genel hatlarıyla mesleki standartları belirlemek. Yoksa kimimiz sofistlerin İzafi Ahlak felsefesine sığınıp, ‘boşuna evrensel doğru aramayın, herkesin yaptığı kendine doğru’ derken, kimimiz Kant’ın Kategorik Uygunluk ilkesi gereğince ‘Bir kişi için doğru olan herkes için doğrudur. Her ne koşulda olursan ol, evrensel olana ulaştıran eylemleri seç.’ diyebiliriz. İki extrem arasında sıkışıp kalmak istemeyen bir başkası ise Aristo’nun Ilımlılık Teorisi’ne kulak verip ‘Ahlaki erdem pratik akıl tarafından belirlenmiş itidallilik–ılımlılık orta yoldur’ der. Yararcı Ahlak Felsefesi’nin kurucusu John Stuart Mill ise eylemlerimizin ‘olabildiği kadar çok sayıda insanın olabildiği kadar çok mutlu olması’ ilkesine dayanması gerektiğini belirtir.
Aslında medya farkında olarak ya da olmayarak bu ilkelerden birine ya da birkaçına hayat veriyor. Burada önemli olan ahlaki seçimin sonuçları ve medyanın seçimleriyle uyumluluğu. Mesela Harvard’da teoloji dersleri veren Prof. Ralph Potter, kendi adıyla nam salmış basit bir diyagramla analiz ediyor bu durumu. Etik kararların nasıl bir mantık süreciyle alındığını inceleyen model; tanımlama–değerler–ilkeler–bağlılık ve karar aşamasından oluşuyor. Ve her medya organının döngüsel bir sorgulamayla süreklilik–tutarlılık ve toplumsal fayda ekseninde, tartışmalı konularda kendi ahlaki tercihini yapabileceğini gösteriyor.
Bizde ise uzun bir aradan sonra nihayet Basın Konseyi ‘kınama–uyarma’ makamı olmaktan çıkıp, bir uzlaşma metni hazırlıyor. Fakat her medya organı kendi etik kodlarını, meslek standartlarını önceden belirlemedikçe, terör siyaseti, siyaset emniyeti, emniyet medyayı ve medya terörü ısırmaktan vazgeçmeyecek.
26.11.2003
|