|
İktidar da haklı Merkez Bankası da...
Geriye dönüp baktığımızda ekonominin son 23 sene içerisinde birçok büyük ekonomik krize muhatap olduğunu tespit ediyoruz.
1979 yılındaki krizin 24 Ocak 1980, 1988’dekinin 4 Şubat 1988, 1990 Körfez Savaşı’nın etkisi ile başlayanın 5 Nisan 1994, Temmuz 1997 Asya ve Ağustos 1998 Rusya krizlerinin etkisi ile başlayanın 9 Aralık 1999, 22 Kasım 2000 ve 19 Şubat 2001 krizlerinin de Mayıs 2001 ekonomik istikrar programları ile aşılmaya çalışıldığını gözlüyoruz.
Uygulamaya konulan tüm bu programların temel hedefi, 1970’li yılların başından beri ekonomiyi istikrarsızlığa sürükleyen yüksek ve kronik enflasyonla mücadele teşkil ediyor.
Yaşanan yüksek oranlı kronik enflasyonun temel nedeni ise, mali disiplinsizlikten kaynaklanan bütçe açığı ve bu açığın geçmiş dönemlerde borçlanma, para basma ve Merkez Bankası (MB) kaynaklarından kapatılma tercihidir.
Enflasyonla mücadele enstrümanı olarak parasal hedeflemeyi kullanan Mayıs 2001’de IMF destekli ilan edilen ‘Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı’ halen daha uygulanmaya devam ediliyor. Uygulanmakta olan bu programın, daha öncekilerden farkı, en önemli kurumsal ayağını; emisyon hacmi, yerli para cinsinden zorunlu karşılıklar ve serbest mevduatların toplamından oluşan para tabanını belirleyen ve kontrolü altında tutan MB’nin oluşturması.
Buradan programın başarıya ulaşmasının eski alışkanlıkların terk edilmesi, MB’nin özerk ve para otoritesi olarak kabul edilmesine bağlı olduğu anlaşılıyor. Mevcut iktidarın, bir noktaya kadar, MB’nin özerk niteliğini kabul ettiği ve işine müdahale etmekten kısmen kaçındığı bir gerçek.
Bunun yanı sıra yılların birikimi mali disiplinsizliğe yol açan nedenlerin, henüz bir yılını dolduran bir iktidardan çözüme kavuşturulmasını beklemek doğru olmaz. İktidarın bu doğrultuda gayret göstermediği de söylenemez.
Ancak kamunun gelirleri üzerinde harcama yapmasının neden olduğu bütçe açığına yol açan mali disiplinsizliğin halen devam ettiği, borç stoku büyüklüğünün taşınır olmayı zorladığı ve bu borçların sorun yaratmadan çevrilmesi güçlüğünün iktidarın önündeki engeller olduğu da açık. Özellikle iç borçların çevrilmesi noktasında faiz oranlarının büyüklüğünün iktidarı, daha doğrusu ekonomi yönetimini, zorladığı da biliniyor. Bu zorluk ve engellerin aşılması bakımından iktidarın ekonomi yönetim kanadının faiz ve döviz kuru büyüklüğünün belirlenmesinde dolaylı olarak etkili olma gayretleri sergilediği gözleniyor.
Şüphesiz bütçe harcamaları içindeki faiz giderlerinin baskısı iktidarı bu tarz davranmaya yönlendiriyor. Ama bu arayışın, fiyat istikrarı sağlanma hedefine ulaşmak için, para tabanı ve net uluslararası rezerv büyüklüklerini birer performans kriteri olarak değerlendiren MB’nin faiz ve döviz kuru politikası araçlarını daha etkili kullanmasını sınırladığı bilinmeli. Çünkü, MB döviz alım–satımı ve faiz oranları ile oynamak suretiyle bu iki performans kriterini denge konumunda tutuyor.
Sonuç itibarıyla iktidarın ekonomi yönetim kanatı ile MB’nin faiz oranları ve döviz kuru fiyatlarının belirlenmesi noktasında çıkarları çatışıyor. Bu çıkar çatışmasının her iki kesimin üzerinde mutabakat sağladığı tek haneli enflasyon oranının tutturulmasını zora sokacak niteliği içerisinde barındırdığı unutulmamalı.
Sorunun kalıcı çözümü ise teknoloji ve verimliliğe dayalı dış rekabet üstünlüğü olan üretimden beslenen ekonomik yapının kazanılmasına bağlı. Yoksa biz bu çatışmaları daha çok yaşarız...
27.11.2003
|