| |
Sisİstanbul
Bir haftayı geçkin, İstanbul bir masalın içinde yaşıyor. Şehri, Binbir Gece Masalları'nın rengine boyayan sis, ara sıra dağılır gibi oluyor; ardından yine koyulaşıp köprüleri, minareleri, kurşun kubbeleri ve kuleleri yok ediyor.
Bu beyaz karanlık içinde kaybolan yapılar, belli belirsiz, hayal meyal mevcudiyetleriyle şehri bambaşka bir zamana taşıyorlar. Karşımızda, artık dev yapıları ve hınca hınç caddeleriyle şu yaşadığımız İstanbul değil, bir eski zaman üstûresinin içinden konuşan yahut suluboya resimlerden çıkıp gelmiş bir şehir var. Üst üste patlayan ve hepimizi sokağa çıkmaktan korkar hale getiren bombaların hemen ardından şehri kaplayıveren sis, ister istemez insanda karanlık bir ruh hali tesis ediyor. O ölüm soğukluğu ve amonyak kokan bombalarla bu sis arasında ilişki kurmak, şehrin üstünde kara bulutlar dolaştığını vehmetmek hiç de zor değil. Besbelli, ruhumuzun sisine İstanbul'un tanıdık görüntülerinden biri eşlik ediyor!
Yaşadığımız o kâbus dolu günlere ve şu bir haftadır etrafımızı saran sise bakıp da Tevfik Fikret'in "Sis" şiirini hatırlamayan var mıdır? Fikret'in o şiirinden haberdar olan hemen herkesin dudaklarından, "Sarımış yine âfâkını bir dûd-ı muannid, / Bir zulmeti beyzâ ki peyapey mütezâyid / Tazyikının altında silinmiş gibi eşbâh, / Bir tozlu kesâfetten ibâret bütün elvâh / Bir tozlu ve heybetli kesâfet ki nazarlar / Dikkatle nüfûz eyleyemez gavrine, korkar!" dizeleri dökülmüştür sanırım. Fikret, 3 Mart 1902 günü, tarifsiz bir hüzün ve çaresizlik içindeyken İstanbul'un üzerini kaplayan yoğun gri sis tabakası üzerine o meşhur "Sis" şiirini yazar. İstanbul, bu sisin altında hem bir bütün hem tek tek yapıları, anıtları, evleri hem de insanlarıyla maddi ve manevi bütün değerlerinin çöktüğü bir enkaz yığını gibidir. Sis, Fikret'in 'çürümüşlük' karşısında duyduğu yakıcı isyanın haykırışı olduğu kadar, şehrin ve burada yaşayan insanların ruh hallerinin parçalanmışlığını da yansıtır. Şairin isyanının sesi olan "Sis", İstanbul'a ve onun tarih içinde sahip olduğu maddi manevi bütün kazanımlarına ağır bir eleştiri de getirir şüphesiz ve biraz da 'haddini aşan' bir eleştiridir bu. Ne var ki şair sözüdür ve bir devirle bir manzaranın kesiştiği anın fotoğrafı olarak hafızamıza kazınmıştır.
İstanbul'un 'sis' günleri, eğer içimizin karasını dağıtıp ufûnetimizi bir parça olsun neşeye, asûdeliğe çeviren bayram günleriyle bölünmeseydi, herhalde hepimiz işte böyle kapkaranlık duygular içinde olacaktık. Şükür ki bayram neşesi, bayram gülücükleri imdadımıza yetişti de insanların kimi şehri terk edip nefes aldı kimi de burada kaldığı halde günlük telaşından, sıkıntılarından arınıp o karanlık halet-i rûhiyeden uzaklaştı. Bu sis de tabii bir durum, gelip geçici bir tabiat hadisesi olarak kabul edilip hayatın akışına, neşesine dönüldü. Bayram günlerinin kendine mahsus kayıtları ile meşgul olurken doğrusu dışarıdaki yapışkan sisi pek kaale almadık. Yarı beline kadar kaybolmuş minareleri, hayal meyal seçilen köprüleri, ürkütücü bir peyzaja bürünen tepeleri ve gökdelenleri, korkunç olmaktan çok romantik bir manzara gibi seyrettik. Açıkçası bayram, hem art arda patlayan bombalarla gelen korkulu günlerin izini silen, hem de o günlere eşlik eder gibi üstümüze çöken sisin ruhumuza sardığı karamsarlığı dağıtan bir şifa oldu. Artık dudaklarımızdan Fikret'in o iç kanatan dizeleri yerine Yahya Kemal'in bu şiire reddiye olarak yazdığı "Siste Söyleniş"in aydınlık dizeleri dökülüyor: "Birden kapandı birbiri ardınca perdeler... / Kandilli, Göksu, Kanlıca, İstinye nerdeler?" Sonra o karabasanlardan, o kâbus günlerinden sıyrılıp yeniden umuda tutunmuş olarak İstanbul'u sisli haliyle de sevebileceğimizi düşünüyor ve Yahya Kemal'i okumaya devam ediyoruz: "Hayır bu hâl uzun sürmez, sen yakındasın; / Hâlâ dağılmayan bu sisin arkasındasın / Sıyrıl beyaz karanlık içinden, parıl parıl / Berraklığında bilme nedir hafta, ay ve yıl / Hüznün, ferahlığın bizim olsun kışın yazın, / Hiçbir zaman kader bizi senden ayırmasın."
29.11.2003
|