| |
Ölüler, cep telefonları ve UEFA
Sanırım Ayşe Arman’dı ve dürüstçe yazmıştı: ‘Levent’teki patlama görüntülerini izlediğim an içimden, keşke yakınlarımdan biri olmasa ordakiler.’
Buna benzer şeyler okumuştum ve bu cümleler ilk bakışta rahatsız edici gibi görünüyor ama, Allah için elinizi vicdanınıza koyup söyleyin, yakınları, arkadaşları orada olma ihtimali olanlar hemen telefonlara sarılıp, sonrasında derin bir ‘oh’ çekmedi mi? Hanginiz yakınlarınıza, ‘sakın ha oğlum, evladım, anam/babam o civarlara gitme bir süre, hatta mümkünse evden bile çıkma’ demediniz? Hangimizin İstanbul dışındaki sevdikleri arayıp iyi olduğumuzu sormadı? Hangi ana–baba İstanbul’daki çocuklarını arayıp bir süreliğine buralardan uzaklaşmasını istemedi?
Pekiyi, biz böyle düşünürken insancıl oluyoruz da, İngilizler, İtalyanlar gelmek istemediği zaman mı, olay siyasi oluveriyor?
Yazmaktan klavyede mecal kalmadı; enteresan bir milletiz. Çoğumuz Televole cıngılını duyduğu an ekrana zıpkınlanır da, ertesi gün, ‘Efendim Televole toplumu olduk’ diye şikayet ederiz. Söyler misiniz, başka hangi ülkenin trafik sıkışmasında yol kenarından kağıt helvacılar, gül, simit satıcıları ve de cep telefonu aksesuarcıları ortaya çıkar?
Geçmiş yıllara ait bir teorim vardı, ‘bir ülkenin gelişmişliğine bakmak için çatılarındaki antenlere bakmak lazım’ derdim. Gerçekten de bana hep tuhaf gelmiştir, yamuk yumuk, çeşit çeşit antenlerle kaplı ülkem evleri. Şimdi bir durum daha var, geriliğimizi, az gelişmişliğimizi ispat eden: Cep telefonu sektörü! Neredeyse iki dükkandan biri cep telefoncu. Özellikle renk renk kılıflar, kapaklar vesaire. 2–3 milyar sermaye bulan, hiçbir işte tutunamamış yurdum insanı, kiralıyor dükkanı, asıyor levhayı: ‘Bilmem ne iletişim, bilumum cep telefonu aksesuarı ve de kontör bulunur!’
Boğaz Köprüsü’nde gişe kuyruğu beklerken, elinden cep telefonu şarj kabloları sarkan seyyar satıcı camınızı tıklatıp, ‘Abi çok orjinal ve uygun fiyata kapaklarımız var.’ diyor.
İnanılmaz yani...
Yürüyen cep telefonlarıyla sarılıyız çepeçevre. Ve en ufak bir olayda herkes davranıyor seyyar iletişim aletine. Sonrası malum, hatlar tıkalı, haberleşme iki seksen yerlerde. Facialarda, bayramlar, seyranlar da fark etmiyor, telefon elinizin altında ama hatlar kim bilir nerede!
Trajik ama, iki gerçek hikaye de okudum gazetelerden. Biri rahmetli sanatçı Yılmazer’e ait. Merhumun çalan cep telefonunu başkası açıyor. Diğeri ise yine bir kurbanın cep telefonuna verilen, ‘Aradığınız şahıs şu anda morgda.’ cevabı.
UEFA İngiliz ve İtalyanların başvurusu üzerine Türkiye’yi can güvenliği olmayan ülke statüsüne almış. Şimdilik geçici olarak elbette. Ve korkumuz bu güvensizliğin kalıcılığa dönüşmesi. Şüphesiz haksızlık ve UEFA nezdinde etkin olmanın da etkisi var. Zira bakın İsrail’in çok etkin olduğu basketbolda böyle bir karar alamıyor uluslararası spor çevreleri. Zira İsrail maçlarını ülkemizde oynuyor ‘güvenli’ diye. Nitekim bir İtalyan takımı paşa paşa gelip maçını oynayıp gitti İstanbul’da.
Benim esas eleştirim medyaya. Korkmayın, ‘her olaydan medya sorumlu’ diye kaba bir genelleme yapacak değilim. Ancak UEFA maçı öncesi iki İngiliz taraftar öldürüldükten sonra, ‘Two Size’ diye manşet atan, bombalamalar sonucunda, montajsız, kurgusuz, tasasız kıyamet görüntülerini yazıp, hem kendi halkını, hem de Batı dünyasının ödünü kopartan medya, şimdi ne diye oturup UEFA’ya lanetler yağdırıyor, İngilizleri korkak diye niteliyor ki? Daha birkaç yıl öncesine kadar, ülkenin batısındaki futbol takımları doğuya giderken nazlanmıyor, can güvenliğinden endişe etmiyor muydu? 5 günde bir 4 kamyonetin patlatıldığı, onlarca binanın tuz buz edildiği bir şehirde yaşamak sizi tedirgin etmiyor mu sevgili hemşehrilerim?
29.11.2003
|