İNTERNETİN İLK TÜRK GAZETESİ
30.11.2003
Pazar
  For English
  Ana Sayfa
  Haberler
  Ekonomi
  Dış Haberler
  Politika
  Kadın-Aile
  Kültür Sanat
  Televizyon
  Spor
  Yazarlar
  Yorumlar
  Çizgi-Yorum
  Mizah
 
  Akademi
  Bilişim
  Eğitim
  Otomobil
  Röportaj
  Tüketici Masası
  Okur Hattı
 
  Bölge Haberleri

  Dünyada Zaman

 
  Arşiv Arama
  Abone Formu
  About Us
  Reklam
  Künye / İletisim
  Hava Durumu
  Namaz Vakitleri
  E - Kart
  Sanat Galerisi

NURİYE AKMAN



Prof. Dr. Ali Atıf Bir: Ben seçilmiş adamım. Neo gibi!

Prof. Ali Atıf Bir, sıra dışı bir iletişim akademisyeni. Anadolu Üniversitesi Öğretim Üyesi. 1993–2003 Mart’ı arasında TV izleme ölçümleri yapan AGB’yi TİAK (Televizyon İzleme Araştırma Kurulu) adına denetledi. Bu görevinden istifa edinceye kadar reyting hakemi olarak bütün TV tartışmalarının odak noktasındaydı. Onu şimdi CNN Türk’teki ‘Atıf Hoca ile Reklam ve Rekabet’ programından ve Hürriyet’teki ‘Atıf Hoca’nın Not Defteri’ adlı köşesindeki reklam odaklı yazılarından tanıyorsunuz. Sevenleri ve sevmeyenleri, yazdığı ve söylediği her şeyi tartışmaya devam ediyor. Bir röportaj yazarı için çok keyifli biri, ne sorarsan sor kızmıyor, eğlenceli pozlar veriyor. İşini biliyor...

 

Bütün fotoğraflarında sıra dışı bir insan görüntüsü veriyorsun. Oynadığın Ali Atıf Bir rolünün parçası mı bu?

Evet. Rol yapıyorum tamamen! Ben seçilmiş adamım, Neo gibi! “Adama bak kel. Ulan profesör olmuş bir de. Bu hareketleri de yapmasın” diyenler oluyordur. Ama ben ilkokuldan beri taklit yapan, liseden beri tiyatro oynayan, insanları güldürmeyi seven bir insanım. Fotoğraf çektiriyorsam, asık suratlı olmasın istiyorum. Hayatla dalga geçmeyi seviyorum. Evde de çok eğlenceli bir babayım. Küçükken çok konuşurdum. Beni parayla sustururlardı. “Lütfen bir saat konuşma sana iki buçuk lira vereceğiz.” derlerdi.

Şimdi onun hıncını mı alıyorsun?

Bilemiyorum. Hep konuştum ben, hiç susturamadılar. Topluluk önünde konuşmak çok önemli bir sanattır ve bunu başarabildiğin zaman önemli bir eşiği atlamış olursun.

İçindeki stand–upçıyı televizyon programınla mı gideriyorsun?

Doğru. Lise sonda tek derdim konservatuvardı. Babam “Tiyatrocu olursan ya komünist, ya Allahsız olursun” diye istemedi. Konservatuvara girseydim, bugün Mehmet Ali Erbil iki olurdum.

Sana neden ‘Taşralı Prof.’ diyorlar?

Küçümsemek için. Bu yakıştırmadır iletişimde. Bir adamı içerikle yıkamıyorsan, şekilcilikle yıkarsın.

Sen de Ahmet Hakan’a takiyyeci derken aynı şeyi yapıyordun demek.

Yok o şekilcilik değil.

Takiyyeyi ölçmek için geliştirdiğin bilimsel bir yöntem oldu da, biz haberdar olamadık mı hocam?

Gazeteciliğimizle bilimsel yazıları karıştırmamak lazım. Takiyye bir ölçme değil, yakıştırma. Söylediğiyle yaptığının bir olmamasından kaynaklanıyor. Belirli gazetelere belirli insanların belli nedenlerle yerleştirilmesine karşıysan bunu yazıyorsun. Elinde ölçü mü var dersen, her söylediğimiz şeyde ölçüyü kullanacaksak, hiç yazı yazmamamız lazım.

Ahmet Hakan’a “Bir kere de kendin ol” dedin. Sen kendin olabildin mi?

Ben inatla kendime doğru gidiyorum.

Kaç kilometre kaldı kendine?

5 kilometre sonra oradayım. (Gülüyor)

Demek şu an itibariyle henüz kendin değilsin. O yüzden mi Sabah’ta yazmasından rahatsız oluyorsun?

Niye rahatsız olmayayım? Her gazetenin bir duruşu var. Sen bunun dışında belirli nedenlerle bir yazarı getirdiğin zaman, onu gazetenle örtüştürüyorsun. Burada insanları düzeltme misyonu var. Kızdığım, onun monte edilmiş, iliştirilmiş olması.

Sen de Hürriyet’e iliştirildin, ne olmuş yani?

Ben yazdığım gazetenin düşünce hinterlantı içinde biriyim. Türkiye’nin yaşadığı düşünce kaosu nedeniyle bu tür şeyler olağan görülüyor. Bu inşallah ters tepmez. Ben kurum olarak dinin Türkiye’ye hükmetmesini istemiyorum. Gerçi Atatürk devrimlerinin mayası tutmuştur.

Ee? Bu korku neden o zaman?

Korkuyorum çünkü bu mayanın tutmasından korkanlar var. Türkiye laikleşmiş, dini bireysel yaşamış zaten. Bunun altını kazıyıp, daha uç noktalara getirmek, Türkiye’yi taassuba götürür.

AK Parti’nin bizleri kaynar sudaki kurbağa gibi yavaş yavaş ısıtıp yakacağını iddia etmiştin. Neren yandı da bu sonucu çıkardın?

Senin her yerin yanmış ki, her şeyi çok olağan kabul ediyorsun! Bu deneylerle kanıtlanmış, kurbağayı attığın anda sıcak suya ölüyor, ama yavaş yavaş ısıtırsan, kabul ediyor. Türkiye’de yapılmak istenen bu. Düşünce virüstür. Bugün oturalım, satanizm üzerine bir plan yapalım, on yıl içerisinde neler oluyor bak.

Senin paranoyan hararet yapıyor hocam, kaynatmış suyu. Çocukken çok mu öcü hikayeleriyle korkutuldun?

Öyle deme, dünya yuvarlaktır dedi, adamı öldürmeye kalktılar. Yani birileri bazı şeyleri görür, bunları söyler, diğerleri bunları görmez. Ya söylesene bir kadın niye örtünür?

Paşa gönlü öyle istediği için.

Acaba? Aynı zamanda kocası ondan sorumlu. Özgür iradesiyle kapanan kadına bir şey demiyoruz.

Kaç tane başı kapalı kadınla konuştun da, sana “Açmak istiyorum, kocam izin vermiyor” dedi? Nasıl genellemeye gidersin akademisyen olarak?

Her ankette, her söylenene inanamazsın. Bilim adamı olarak, birtakım gerçekleri, modellemelerden, okuduklarından çıkarırsın. Benim için türbanlı da makbul türbansız da. Ama bunun yaygınlaştırılmasına itirazım var. Niye yok şu anda, hiçbir yerde türban için eylem yapan? Nereye gitti bunlar?

Duymadın mı? Viyana’ya, Londra’ya okumaya gittiler.

Tamamen yalan ve uydurma ezilmiş oldukları. Din baronları denilen kesim iyi paralı. Dünyada okumak az para değil.

Başı kapalı diye, bir gencin eğitim hakkının elinden alınması hoca olarak vicdanını rahatsız etmiyor mu?

Bu soruya yanıt vermekten kaçınıyorum. Söylediğin anda “vay be kalpsiz herif!” oluyorsun. Bu hale geldikten sonra bunu sormanın da, cevap vermenin de anlamı yok. İş çok tehlikeli boyutlara geldi, yarın kara çarşaf giyip gelecekler okula. Bireysel hareketler toplumsal mutluluklara zarar verdiğinde sınırlanabilir. Faşist okulu da açalım mı şimdi? Bugün Atatürk’e küfret, kimse seni öldürmez. Kur’an’a küfret, üç tanesi burada seni asar.

Atatürk’le Kur’an’ı örnek vermen, elma ile armut kıyaslaması oldu. Hem, Atatürk’ü koruma kanunu var, Kur’an’ı koruma kanunu var mı?

Öyle bile olsa seni sustururlar, hiçbir şey de olmaz.

Reklam yazarısın. Senin bir ürünün reklamını beğenmemen tüketiciler için neden dikkate alınması gereksin?

Hiç de dikkate alınması gerekmiyor. Reklam beğenmemek sonuçta ürünün satışını etkileyecek bir şey değil.

Öyleyse neden dikkate alınmayacak bir iş yapıyorsun hocam?

Ee (Gülmeler) Dikkate alınmayacak bir iş yaptığımı söylemedim. Reklam veren, reklam ajansı, sıradan insan bu reklam yazılarından çok şeyler öğreniyor. Ama bir sinema eleştirmeni kadar sonuca etkim yok. Orkid reklamını kötü bulduğumda kimse orkid kullanmamazlık etmiyor yani.

Okan Bayülgen söylemişti, oynadığı reklamı önceden sana seyrettiriyorlar, sen çok beğeniyorsun, ondan sonra da reklamı eleştiren bir yazı yazıyorsun. Ne iş?

“Önce beğenme” onun söylediği bir şey. Ben sadece “Hımm, iyi elinize sağlık” dedim. Orada “Aa çok kötü, böyle bilmem ne yapma” mı diyeceğim?

Diyeceksin tabii. Laf olsun diye mi seyrettiriyorlar sana?

Çekmiş bitirmişler, yayına girecek, ben ne söyleyeceğim? Onların reklamcı başı mıyım?

Bir reklamla ilgili olumlu bir şey yazdığında, reklam veren seni ekstradan memnun ediyor mu?

Ooo acayip canım, iki uçağım var! Hediye göndermek istiyorlar, kabul etmiyorum. Mesela Ayakkabı Dünyası ile ilgili programdan sonra ayakkabı numaramı istediler, vermedim.

Hem reklamlara reyting yıldızı veriyorsun hem de istifa ettirilinceye kadar televizyonların reyting hakemiydin. Sen bunda etik bir problem görmedin ama sonunda şapkalarından birini aldılar kafandan. Kelin de var, üşüyor musun şimdi?

(Gülmeler) Hiç üşümüyorum. Aksine kendimi sıcak hissediyorum. Aleyhte bir kampanya yapıldı o zaman, şimdi onları polis arıyor. Ortada TİAK diye bir kurum var. Denetçiyi de AGB’yi de tutan odur. Ben hangi işi aldıysam önce sormuşumdur onlara. Hiçbir etik problem görmemişlerdir. Hürriyet’e de yazma deselerdi yazmazdım. On yıldır bu benim uzmanlığım. O şansı bana verdiler.

Bu trilyonlarca liranın gizli patronu olmak değil mi biraz da, çünkü reytinglere göre reklam alıyor programlar.

Yöntemi kabul eden TİAK. Şirketlerin hangi kanala ne reklam vereceğini nasıl belirlersin ki? Artı ben AGB’yi denetliyorsam, AGB de beni denetliyor. Söylemez mi ben bir şey yapsam? Bu bilimsel bir denetim.

Şimdi sorsam “reyting canavarını ben yaratmadım” dersin ama yıllardır bize kalitesiz programlar seyrettirdiğin için, ben seni idama mahkum ettim bile; son sözün ne?

Yalannnn! (Gülmeler) Aksine ben ekonominin gelişmesine büyük katkıda bulundum. Hep vardı reyting modeli, ben işin içinde olmasaydım da bu ölçüm yine yapılırdı. Reyting canavarı, Toros canavarı gibi bir şey mi acaba? Asmayın beni, ben masumum.

Hem TV reyting hakemi, hem reklam eleştirmeni, hem akademisyen, hem danışman... Ne bu açgözlülük?

(Gülüyor) Açgözlü mü görünüyorum? Ama hepsine baktığında odakta iletişim olduğunu görüyorsun. Berberlik yapıyor muyum? En verimli çağımdayım ve işlerimi acayip severek yapıyorum.

Dünyada senden başka hem gazetede popüler reklam eleştirmenliği yapan, hem de şirketlere danışmanlık hizmeti veren var mı?

Ha Banvit olayı! Bu konuda bana çok büyük haksızlık yapıldı.

Banvit’le çıkar ilişkin varken, rakibi Köy–Tur’u gazetede yerden yere vururken, “yav ben ne ahlaksız adamım” demedin mi yani?

Kesinlikle demedim. Olayın her tarafını incelemeden, herkes bu kanıya vardı. Bana Banvit gazetede yazıyorum diye para vermiyor. Ben onun dergisinde yazı yazıyorum ve on yıldır da pazarlama stratejilerine yön veriyorum. Köy–Tur sürekli batıyor ve hâlâ devletten kredi istiyor. Sektörü bilmeyen gazetecilere gidip “ay biz batıyoruz” diyorlar, onlar da başlık atıyorlar. Köy–Tur’u kurtarsınlar diye. Böyle bir durumda ben neden yazmayım bunu?

Banvit’le Köy–Tur’un rakip olması, söylediklerini anlaşılır olmaktan çıkartıyor. “Bırakın batsın” diye yazınca Banvit yararına bir şey yapmış oluyorsun.

Ama kamu yararı var bunu yazmamda. Diyelim ki ben yazmadım. Yirmi milyar dolar da kredi aldı, onu da batırdı. Ben olayı önceden görmeyi yeğliyorum.

Banvit yapsaydı aynı şeyi yazar mıydın?

Kesinlikle yazardım.

Orada çalışamazdın o zaman.

Ben kadrolu değilim. Yazılarıma telif ücreti alıyorum.

Stratejilerini belirliyorum dedin demin.

O eskidendi, şimdi öyle bir şey yapmıyorum.

Seni uyaran Basın Konseyi’ni, Allah’a havale ettin. “Eğer ara sıra uykunuz kaçarsa beni hatırlayın ve bilin ki yaptığınız haksızlığın acısı aheste aheste bir yerden çıkıyor” dedin. Bedduan tuttu mu? Oktay Ekşi’nin başına neler gelecek?

(Gülüyor) Bence Haluk Şahin’in gelecek. Haluk Şahin bir de akademisyen. Bu da herhalde bir hınç alma duygusu. “Bu adam Banvit’te yazı yazıyormuş, Hürriyet’te de bu yazıyı yazmış, uyaralım” dediler. Sen kime ne cezası veriyorsun ya? Ben 11 yıldır, iletişim ve etik dersi veriyorum. Zaten dünyada, Basın Konseyi sansür konseyi olarak görülmektedir. Niye bir sansüre ihtiyacımız var? Niye benim ne yazacağıma karışıyorlar?

Lağv mı etsinler kendilerini?

Kısa yoldan dönsünler bu işten. Oktay Ekşi’yi çok severim. Bir tek başkanın oyuyla bir şey olmuyor. Basın Konseyi varoluş itibarıyla bir oyun. Peki, halkla ilişkiler şirketi sahibi olup da yazı yazmak doğru mu?

Sabah’tan Ali Saydam’a atıfta bulunuyorsun.

Ona niye kimse bir şey söylemedi? Örneğin hâlâ, otomobil sitesinde yazı yazıyor, üç tane otomobil müşterisi var. Ben hiçbir zaman halkla ilişkiler danışmanlığı yapmadım. Benim yaptığım iş pazarlama danışmanlığıdır.

Kendi yazımı okuma konusunda manyağım

“Pazar günleri en büyük keyfim, en az beş kere kendi köşemi okumak. Her okuduğumda ayrı bir zevk alırım” demişsin. Çok güldüm. Bu doymak bilmez sevilmek ihtiyacını biraz iç burkucu bulmuyor musun?

(Gülüyor) Narsisistim galiba! Bunu Emin Çölaşan da yapıyormuş. Sen okumuyor musun kendi röportajını?

Bir kere okuyorum, beş kere değil. O da bir hata var mı diye. Manyak mısın beş kere okuyorsun?

Kendi yazımı okuma konusunda manyağım. Nasıl duruyor gazetede yazı ve nasıl okunuyor? Sabah, öğlen, akşam okuyorum. Bir çeşit kendi kendine tatmin bu ve günde beş kere.

Biraz fazla değil mi?

Hayır. Çünkü kaldırıyorum. Sayfam kötüyse üzülüyorum. Derdim, kendimi kendime kanıtlamak.

Bundan sonra hangi şapkayı takacaksın? Stand–up mı yapacaksın?

Atıf Hoca bir marka, yapabileceği ve yapamayacağı şeyler var. Stand–up yaparsam da Cem Yılmaz gibi yaparım. Benim her dersim bir stand–up’tır zaten. Her şeyimi bıraksam, bir reklam şirketi kursam, sence şu anda kazandığımdan çok daha iyi para kazanmaz mıyım? Ama böyle bir derdim yok işte. Çünkü o zaman bu işi yapamam.

Çocuklarının geleceği tam garanti olur.

Ama o zaman sevilmem ki. (Gülmeler) Ben sevilmek istiyorum.


Yazıcıya uyarla      Arkadaşıma gönder



Önceki Röportaj

> (23.11.2003) - Alarko Holding Başkanı İshak Alaton: Şaron’un politikası çıkmaz sokak

> (16.11.2003) - İnançsızlığın Anatomisi’ni yazan Kemal Ural: İnançsızlık nefes alamayan inançtır

> (09.11.2003) - Sağlık Bakanı Recep Akdağ: Aile planlamasını güçlendireceğiz

> (02.11.2003) - Dünya çapında bir gazeteyi elime aldığımda içim hâlâ cız ediyor

> (27.10.2003) - Devlet türbanın dinî gerekliliğini tartışamaz; ama istediği yasal düzenlemeyi yapabilir

> (26.10.2003) - Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu: Devlet bize ‘dini şöyle anlat’ diyemez

> (19.10.2003) - Radikal Gazetesi yazarı Hakkı Devrim: Arka sayfa güzeli budalaca bir uygulama

> (13.10.2003) - İstanbul Valisi Muammer Güler:
Kapkaçı bitireceğim; ama cezalar caydırıcı değil

> (12.10.2003) - Vali Muammer Güler:
İstanbul valisi ikinci başbakan gibi olmalı

GAZETE SAYFALARI


 

   BÜTÜN YAZARLAR


 

   
   
   
   

 

 

Copyright© 1995-2003 Feza Gazetecilik A.S. / Çobançesme Mh. Kalender Sk. No: 21 34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:+90 (212) 639, 34 50 (pbx) Fax: +90 (212) 652 24 23 e-posta: okurhatti@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Bilgi İşlem ve İnternet Servisi tarafindan hazırlanmaktadır.