|
Türk futbolu kaç yıl geri gitti?
Terör belası hayatımızı ve gündemimizi alt üst etti. Doyasıya tartışacağımız pek çok konuyu, daha kapağını açmadan eskittik.
Fenerbahçe’nin Samsun’dan fark yemesi ve Galatasaray’ın durdurulamayan kan kaybı bile sohbetlerimizde hak ettiği yeri bulamadı. Milli Takım’ın Avrupa Şampiyonası finallerine gidemeyişi de enine boyuna konuşulamadı. Toz duman yatıştıkça kendimize geliyor, keyifsizliğinde bile keyif gizli tartışmalarımıza geri dönüyoruz.
Hayat ve Galatasaray’ın puan kaybı devam ediyor. Fatih Terim’in aşıları bünyede alerjiye sebep oluyor. Türk futbolunda kazandığı başarılarla efsaneleşen Terim zor günler geçiriyor. Senelerdir bir türlü durulmayan, istikrarı yakalayamayan Fener, tavanla taban arasındaki iniş çıkışını sürdürüyor. Dahiliği sorgulanmaya başlanan Daum, bugün Lucescu’yu yenebilirse rahatlayacak. Yenilirse Fener’de karanlık günler geri dönecek.
İki motoru arızalandığı için tek motorla, Beşiktaş’la yoluna devam etmek zorunda kalan Milli Takım, Letonya hezimetinin şokunu atlatamadı. ‘Ne olacak Milli Takım’ın hali?’ sorusu sıklaştı. ‘Futbolumuz kaç yıl geri gitti?’ gibi değerlendirmeler medyada boy gösteriyor.
Spor yazarı değilim, teknik analiz yapabilecek donanımlara sahip bulunduğum söylenemez. Ama spora ve onun toplumun çeşitli kesimlerindeki yansımalarına bakarak bazı sosyal sonuçlar çıkarılabileceğine inanıyorum. Negatif ve pozitif etkilere verdiğimiz tepkilerin irdelenmesi gerektiğini düşünüyorum.
Fatih Terim nasıl başarılı oldu, şimdi neden başarısız? sorusunun sadece spor yazarları tarafından cevaplanmasının doğru olmadığı kanaatindeyim. Sosyoloji ve psikoloji bilimlerinin de bu sorulara cevap üretmesi gerekiyor. Başta Terim olmak üzere ekipteki bütün aktörlerin analizini, toplumun sosyolojik analiziyle birlikte ele almalıyız. Fenerbahçe neden bir türlü durulmaz, son yıllarda kazandığı başarıları sürekli kılamama hastalığını nasıl yenebilir? gibi problemleri benzer tekniklerle sorgulamalıyız.
Spor, spor yazarlarına bırakılamayacak kadar önemli bir konu. Zira, spor sadece spor demek değil. Milli Takım’dan hareketle insanımızın röntgenini çekebiliriz. Örneğin, diğer takımlar uzatma dakikalarına kadar motivasyonlarını koruyup gol arayabilirken, biz 77. dakikada yediğimiz ikinci golden sonra oyunu bıraktık. Hem oyuncular, hem de onları coşturması gereken seyirciler hemen pes etti. Bu şablonu bütün işlerimize uyarlayabiliriz. Motivasyonumuzu sonuna kadar koruyabildiğimiz kaç konu sayabiliriz?
Kendisine en büyük sevinçleri yaşatmış oyuncuları pet şişe yağmuruna tutup, hain muamelesi yapan seyirci, yenilgiden kendisine pay çıkarmıyor. Medya da kendi yanlışlarını sorgulamayı bir yana bırakıp, suçluları asmakla meşgul oluyor. Her olayda ‘günah keçisi’ bulup rahatlıyoruz.
Sahaya pet şişe attığı için taraftarı kınayan basın, ‘rezalet, kepazelik, facia, leke’ türü başlık atmanın farklı olmadığını göremiyor. Överken dengeyi tutturamıyoruz, eleştirirken hepten ölçüyü kaçırıyoruz. ‘Güneş’in çocukları’ diye yere göğe sığdıramadığımız takımın, yeni başarıları en az bizim kadar isteyeceğini akıl edemiyoruz. Bir gecede 10 yıl geriye gittiğimiz ileri sürülüyor. 10 yıllık mesafeyi bir gecede mi aldık ki, bir gecede kaybedelim? Gaziantep’in Lens’i, Gençlerbirliği’nin Lizbon’u bozguna uğratmasından sonra bu kehanet hepten gözümden düştü.
Bir de fırsatçılar, bu vesileyle başka takıntılarının hesabını görmenin peşinde koşanlar var. Duayen olması gereken bir yazar, mağlubiyetin faturasını dindar bilinen oyunculara kesmeye çalışıyor. Bu da başka hastalığımız.
Letonya mağlubiyetiyle futbolumuz değil, toplumumuz kaç yıl geri gitti, asıl araştırmamız gereken bu.
30.11.2003
|