| |
Bir önceki günü ararız
Her gelen gün, bir önceki günümüzün özlemini bize duyuruyor. Bu sadece temelini nostaljide bulan insani bir zaaf değildir. Şehirlerimizin durumuna bakıyor, büyüğün küçüğe sevgisini, küçüğün büyüğe hürmetini hatırlıyor, “Nerede o günler!” diye hayıflanıyoruz. Yalnız tek tesellimiz geçmişe oranla biraz daha dünyalığa kavuşmamızdır. Ama insanlığın hiçbir zaman bu kadar zenginleşmediğini düşünür, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki istatistikleri karşılaştırırsak, maddi bakımdan da iç açıcı bir noktaya gelmediğimizi görürüz.
Şehirlerdeki sıkıntılarımızın pek çok sebebi olmakla beraber, en önemlisi sanayileşme ile birlikte köylerdeki nüfusumuzun şehirlere akmasıdır. Hayatımıza gazete, radyo, televizyon girdi; haklı olarak içinde bulunduğumuz hayatı beğenmemeye başladık. “İstanbul’un dağı taşı altın” diyerek yatağını sırtına vuran yollara düştü. Şehirlerde iş bulamayan, kendi başlarına iş kuracak niteliğe sahip olmayanların huzursuzluklara sebebiyet vermeleri doğal değil mi?
İletişim araçlarından Batı’da neler olup bittiğinin farkındaydık. Onlar gibi bolluğun içinde yaşamak istiyorduk; çünkü görüyorduk. Cahilin aklı gözündedir; gördüğünü neyin ortaya çıkardığını, arka planında ne bulunduğunu düşünmez; fakat sözüm ona ilim adamlarımız Batı’nın zenginliğini neyin ortaya çıkardığını tespit etmeli, o formasyona milletimizi kavuşturmanın gayretini gütmeliydiler. Batı’daki zenginliğin oluşmasında kapitalist disiplin çok önemli rol oynadı. Ne yazık ki biz bu disipline kavuşmadan kapitalist tamahın esiri olduk. Ruhunda ciddi bir disiplin bulunmayan tamahkarın canavarlaşmaması mümkün mü?
Batı’da ilmin, dine sırt dönerek geliştiği bir gerçektir. Fakat o sisler diyarında dini temsil eden papalık, kilise, vakıflar o kadar güçlüydü ki yoğun bir metafizik atmosfer oluşturuyorlardı. Maneviyata ilgisiz bilim insanı ister istemez o atmosferden metafizik gıdasını alıyordu. Ayrıca Kant, Nietzsche, Bergson gibi büyük beyinler yıkılan manevi dünyalarını gördüler, insanlığın sırf ihtiras haline gelip hemcinslerini parçalamamaları için onları ahlâkla, yüceliklerle donatmak gayretiyle ömürlerini tükettiler. Sonra kendisi amansız bir Türk düşmanı olan; fakat ilim tarihinde yaptığı doçentlik tezinde hakkı teslim etmek zorunda kalan Siegrid Hunke’nin ünlü eserini incelersek, ilim bakımından İslamiyet ve Hıristiyanlığın taban tabana zıt olduklarını görürüz. Papalık ve papazlar Hıristiyan aleminde ilmin yolunu keserlerken, hastalıklara çare bulmak için araştırma yapanlara karşı, “Niçin kaderinize razı olmuyor, hayvanlar gibi otlarla şifa arıyorsunuz?” diyen azizler de az değildi.
İslamiyet ise rengi, dili, sosyal mevkii ne olursa olsun bütün insanları bir görürken “Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?” diyerek çok önemli bir farka işaret ediyordu. Bizde ilmi geliştirmek için inanca bigane kalmaya ihtiyaç yoktu. Bilakis “Alimin ölümü, alemin ölümü gibidir.” düsturunun hakim olduğu kültür dünyamızdan yararlanmamız gerekirdi.
Din ile ilmin Avrupa’da karşı karşıya gelmesine rağmen hükümetleri, milli ruhu metafiziğin ve muhafazakarlığın beslediklerini bildikleri için, bunların üzerlerinde hassasiyetle durmuşlar, eğitimlerinde müfredat programlarını düzenlerken göz önünde bulundurmuşlardır. Bugün Almanya’da bir işçinin ayda yaklaşık on beş Euro kilise vergisi verdiğini, radikal laikliğin uygulandığı Fransa’da laik liselerin sadece yüzde beş, ezici çoğunluğun kilise vakıflarına ait olduğunu düşünürsek, ruh dünyalarının üzerine nasıl titrediklerini tahayyül edebiliriz. Biz ise Tanzimat’tan beri manevi alemimizi, vicdanımızı dokuyan değerleri suçlu bulduk; adeta onlara savaş açtık. Hiç düşünmedik ki en satvetli yüzyıllarımızda da bu değerlere sahiptik.
Görünmediklerinden felaketlerimizin gerçek sebeplerine eğilmedik; çünkü bu felaketler zihin kırılmasından, ilim aleminden geliyordu. Değerlerimizi ise müşahhas figürlerle hayatımızda görüyorduk; önce de belirttiğimiz gibi cahilin aklı gözünde olduğundan vurup kırıyorduk.
Ne zaman ilmin mahiyetini idrak eder, gözlerimizi iştiyakla o aleme çevirirsek, milletimizin yüzü gülmeye başlar. Aksi takdirde her gelen günde, bir önceki günümüzü ararız.
01.12.2003
|