|
Harcamanın olmadığı yerde enflasyon da olmaz
Enflasyonla mücadele programı doğrultusunda ücret ve maaşlara düşük artış verilmesi reel gelir artışının sınırlı düzeyde tutulması sonucunu veriyor.
Gelir düzeyindeki bu sınırlı artış doğrudan doğruya vatandaşın tüketim harcamalarını kısıtlaması sonucunu doğuruyor. Bu yapı, ister istemez, ekonominin iç tüketim cephesi üzerinde azımsanmayacak bir talep gerilemesi etkisi oluşturuyor.
İster sosyal içerikten yoksun, isterse sosyal boyutu olsun, uygulanan sıkı para ve maliye politikalarının hedefi enflasyonla mücadele politikasını riske sokma ihtimali olan iç talep kaynaklı olabilecek tüm risklerin önünün alınması. Burada önemli olan, iç talep seviyesinin üretim seviyesinin altına indirilmesi ve piyasalar üzerinde fiyat artışlarına yol açacak risk faktörü bırakılmaması. Yani, ekonominin tüketim cephesi üzerinde baskı yaratacak etkenler bu politikalarla ortadan kaldırılarak ekonomi yapay bir şekilde denge konumuna getiriliyor.
Sağlanan bu zorlama yapıyı, uygulanan dalgalı kur politikasından daha çok dış konjonktürün bir sonucu olan, döviz (dolar) fiyatlarındaki gerileme şans eseri olumlu yönde destekliyor. Döviz fiyatlarındaki bu gerileme, piyasalarda ilave fiyat artışlarının yaşanmasını kendiliğinden frenliyor.
Kısacası ortada harcama yapılacak nakit kaynak yok. Döviz fiyatlarındaki gerileme ile de hem ithal tüketim malları hem de girdilerinin yüzde 60’ı ithal olan sanayi ürün fiyatları düşüyor. Bu şartlar altında iç piyasada tüketilen mal ve hizmet fiyatlarının artması zaten mümkün değil. Tam tersine satın alınan mal ve hizmetlerin fiyatlarında gerileme olması kaçınılmaz.
Burada tek risk, alınan tüm önlemlere rağmen, iç tüketimde fiyat hareketlerini yukarıya doğru tetikleme ihtimali olan bazı yan faktörlerin hâlâ varlığını sürdürmesi. Bunların ilk sırasında da alışverişlerde; toptan veya perakendecilerin uzun vadeli taksitli satış (kampanya) uygulaması ile bankaların tüketici kredisi, kredi kartını tek ödeme veya taksitlendirerek kullandırması geliyor.
Bu uygulamaların nakit kaynağı olmayan tüketici için ilk bakışta cazip, satıcı veya banka için de kârlı olduğu bir gerçek. Taraflardan biri parası olmadığı halde rahatlıkla borçlanarak ihtiyaçlarını karşılayacak harcamalarını yapabiliyor, diğeri ise malını veya atıl duran parasını üzerine vade farkı veya faiz yükleyerek satıyor.
Burada tarafların her biri sonuçtan memnun. Biri parası olmamasına rağmen ihtiyacını karşılıyor, diğeri mal veya parasının depo veya kasasında atıl beklemesine engel olurken ileriye dönük fiyatlandırma ile gelir garantisi de sağlamış oluyor.
Ancak, enflasyonun düşüş eğilimi içerisine girdiği içinde bulunduğumuz dönemde, gerek vadeli mal ve hizmet satışlarına gerekse tüketici kredisi veya kredi kartına uygulanan vade farkı veya faiz oranları halen çok yüksek. Aslında piyasada bu tarz bir fiktif işlem gelişirken satılan ürünün fiyatı vade farkına veya kredi kartına uygulanan faiz oranı kadar pahalanıyor.
Satılan ürün veya açılan kredinin uygulanan vade farkı veya faiz oranı kadar ileriye dönük fiyatlandırıldığı açık. Bunun da enflasyonla mücadele politikasına zarar verdiği gözden kaçmamalı.
Daha da önemlisi vadeli satış, tüketici kredisi veya kredi kartı ile yapılan alışverişlerin temel olarak uygulanan para ve maliye politikaları ile iç talebi baskı altına alarak enflasyonla mücadele hedefine ters düştüğü kesin. Bu noktanın, enflasyonla mücadeleyi, ekonominin üretim cephesini artırmayı bir tarafa bırakarak, salt iç talep baskısını minimize etme olarak algılayan uygulamacıların dikkatinden kaçtığı anlaşılıyor.
04.12.2003
|