|
[TAVAN ARASI] İncinin doğuşu
Şu beyti Şeyh Galib (ö.1799) söylemiş: Teblerze-zâd gevher-i galtân-ı gurbetim Mihr-i sadef Sabah-ı Nişabûr'dur bana Demek olur ki; "Hummalı titreyişlerden doğarak gurbetlere yuvarlanmış bir inci tanesiyim.
Sadefimin parlaklığı (sevgisi, şefkati veya güneşi) bana bir Nişabur sabahıdır."
Şairin Sebk-i Hindî denilen ve mânâyı perde perde derinlere, daha derinlere gizleyen bir üslup gereği söylediği bu beytin düzyazı çevirisinde bile bir muğlaklık bulunduğunu hissetmişsinizdir. Beyitte şairin tam olarak neyi/neleri kastettiğini ilk bakışta kestirebilmek bir hayli zordur. Ancak Divan şiirinin dünyasına âşina olanlar bu beyti yorumlamak ve mânâ gelininin yüzündeki tülü kaldırmak üzere hakikiden mecazîye, beşerîden semavîye şu ihtimalleri göz önüne getirebilir ve beyitte sözü edilen "hummalı titreyişlerden doğarak gurbetlere yuvarlanma"nın ne olduğu üzerinde kafa yorabilir. İşte bu beyti anlamlandırabilmek için düşünülmesi gereken ihtimaller:
1. İstiridyenin karnındaki incinin dışarı atıldıktan sonra dalgalarla sahile vurması
2. Çocuğun anne karnında binbir sancı içinde şefkat ile doğması
3. (Tasavvufta) İnsanın vahdet aleminden kesret âlemine yuvarlanışını temsil eden vahdet-i vücud felsefesi.
4. Gün doğumunda dünyanın en parlak mekanı olduğuna inanılan Nişabur (İran) kentinin zelzeleleriyle ünlü oluşunun hatırlatılması.
Şair, beytini kurarken kendi çağının kültür altyapısında mevcut bütün bu bilgileri kullanmakta ve okuyucu ile arasında gizli bir üst dil oluşturarak onu şaşırtmakta, belki ona, her bakışında ayrı bir dünya göstermekte, ezcümle klasik şiirin zengin mecazlar dünyasından yola çıkarak dizelerine ruh vermektedir.
Okuyucu, kendisini titreyişler içinde bir inci tanesi olarak görmeye başladığında, ister istemez cevherindeki parlaklığı hissedecek, bu ışığı içine yerleştiren sadefini, aslını, özünü aramaya yönelecektir. Ancak ondan sonradır ki Ali Nihat Tarlan'ın yorumladığı biçimde, kainatın yaratılışına kadar uzanan bir macerayı özetleyiverecektir. (¹)
Şimdi isterseniz tasavvufa uygun bir alegori oluşturalım ve gurbet dalgalarında (dünyada) yuvarlanıp giden insanın, bilinçaltında yer etmiş olan ana vatanına (elest bezmine) ait hatıralarını deşelim. Karşımızdaki kişi derhal Allah ile olan bağını berkitecek, genlerinde mevcut yaratılış bilgisi ile nefsinden doğan dünya ilgisi arasında çırpınış ve titreyişlerin kıskacında bir fani ömür sürdüğünün farkına varıverecektir.
Tasavvuftaki vahdet-i vücûd (varlığın birliği) tertibine ve Batı düşüncesindeki Batlamyos felsefesine göre Allah önce bir cevher (nur) yarattı. Yeşil ve çok parlak olan bu cevher (Akl-ı küll, Nûr-ı Muhammedî, Levh-i Mahfûz) araz mukabili olup bütün ruh ve cisimlerin yaratılışı için bir başlangıç idi. Allah bu cevhere sevgi ile bakınca cevher hicabından ve Rabb'in azamet nazarından eridi. Bu erime sırasında üstte oluşan köpükten nefs-i küll ve sırasıyla bütün ruhlar alemi yaratılmıştır. Allah cisimler âlemini yaratmak istediğinde aynı cevhere aşk ile tekrar baktı ve bu sefer cevher, aşk ile dalgalandı ve kainat ortaya çıktı. Şimdi bu bilgi ışığında beyte dönelim ve bu aşk ile bakışı teb (humma, ateşli hastalık, ateşli titreyiş, hararet) harekete gelişi de lerze (titreyiş, sarsıntı) ile karşılayalım. Dalgalanma ifadesi de bize inci, sadef ve yuvarlanmayı hatırlatıyor. Şimdi bu hayali takip ederek ilerleyelim: Ruhlar henüz sadef (istiridye veya ana rahmi) içine girip varlık âlemine gelmemişlerdi ki o sırada oluşan zelzele (Allah'ın aşk ile bakışı veya erkek ile kadının aşk ile yakınlaşması) sadef açılıp inci, dalgalara kapılarak yuvarlanmaya başlıyor. Buradaki dalgalanmayı gerçek anlamından ayırıp mecaz anlamıyla düşündüğümüzde "hadisât ve cisimler âlemi" ile karşılaşırız. Çünkü insan bu dünyada, hadiselerin dalgaları arasında sürüklenip durmaktadır.
İmdi mademki Allah "Ben gizli bir hazine idim, sevilmeyi istedim ve kâinatı yarattım!" buyuruyor, o halde o gizli hazineden kainata yuvarlanan şey de ancak değerli bir inci (insan) olacaktır. Öyleyse insanın asıl vatanı âlem-i ervâh (ruhlar alemi), gurbeti ise âlem-i ecsâmdır (cisimler âlemi, varlık âlemi, dünya). Burada problem, gurbetin geçici süslerini görünce asıl vatanı unutuvermektir. Gurbete alışıp evvelki vatanı unutmadıktan sonra inci, kendi özelliğini daima koruyacaktır.
Beytin ikinci dizesinde sadefin güneşe benzetilmesi, içinin parlaklığından ve açılınca güneş doğmuş gibi olmasındandır. Sadefin açılıp inciyi dışarıya atması onun için hummalı bir titreyişi (doğum anında annenin sancılarını) gerektirir ki bu da Nişabur'da gün doğumunu temsil eder. Çünkü Nişabur'un zelzeleleri ünlüdür. Zelzele kıyamet alametidir; tıpkı denizlerin yarılıp fışkırması, göklerin parçalanıp dökülmesi gibi. "Gök yarıldığı zaman... Yıldızlar dağılıp döküldüğü zaman... Denizler fışkırtıldığı zaman... (İnfitâr, 1-3)"
Sonuç şu: Divan şiirinin dünyasını iyi bilen bir okuyucu, yukarıdaki beytin tamamını okuduktan sonra anlam katmanlarının sıra ile ima edildiğini mutlaka görür ve eğer matematik biliyorsa polinomu [ p ( x ) = x³ + x² + x ] hatırlar. Beyitteki her bir anlam x olarak alındığında, diğer anlam ve kelimeler x'in karesi, küpü olarak artı değer ifade edeceklerdir çünkü.
Bu da bir Mevlevi şair için az şey midir?!.
(¹) Çelebioğlu, Amil (Prof. Dr.), Ali Nihat Tarlan, Kültür Bakanlığı Yay., Ankara, 1989, s. 134.
BİR KİTAP OKUDUM
İstanbul'un fethinin 550. yılı hiç de şanına layık kutlanamadı maalesef. Politik ilişkiler, AB'ye girme düşüncesi, hazırlıksız yakalanmışlık vs. derken yıl bitti bitecek ve 550 yıl tükenmekte. Bu yıla adanmış bir yayın var şimdi masamızda, soluk soluğa okunan, insanı saran ve bir şehrin ruhunu ihya eden bir kitap: Divanyolu. Müstesna bir çalışma. Okumaya başlıyorsunuz ve dimağınız mest ü hayran bir tarih yolculuğu... İstanbul'un bu en eski caddesindeki yürüyüşümüz sona erdiğinde ise Beşir Bey'in kalemini dostça, sevgiyle ve saygıyla öpmek arzusu geliyor içinizden.
Divanyolu gerek görsel malzemesi, gerek mizampajı, gerek kapağı ile özenilmiş ve İstanbul'un 550. yılına hakkıyla adanmış bir kitap. Bir masala girmek ve orada kaybolmak istiyorsanız tarihin bu uzaklarda kalmış caddesinde yürüyüşe çıkın. Şehrin kültürel kimliğiyle karşılaşacaksınız. (Ötüken Neşriyat 0212 251 03 50)
04.12.2003
|