| |
Okuma yorgunluğu
Evet, 'okuma yorgunluğu'... Böyle bir tabir var mıdır bilmem? Bugün çoğumuzun yaşadığı ve belki adlandırmayı düşünmediği durumu böyle tanımlıyorum ben. Her gün en az bir gazeteyi okuyoruz.
Bizim gibi mesleği gazetecilik olanlarsa beş on tanesine göz gezdirmeden edemiyor. Yüzlerce haber, yorum; lüzumlu, lüzumsuz bilgi, bir yığın ıvır zıvır... İster istemez hepsinden birer kırıntı yapışıp kalıyor zihninize. Kimi ruhunuzu incitiyor, kimi uzun süre silinmiyor hafızanızdan. Sonra her gün bir yenisiyle karşılaştığımız kitaplar... Tarih, biyografi, sağlık, komplo teorisi, terör, politika, ekonomi, bilim, felsefe, sosyoloji, tasavvuf ve edebiyat... Kimini merakla, kimini de yine vazife icabı okumak, en azından göz atmak mecburiyeti... Bütün bunlardan ne kalıyor geriye? Bir yığın bilgi kırıntısı ve çokça zihin yorgunluğu. Değiyor mu gerçekten, damağınızda bir tat, içinizde bir ferahlık kalıyor mu?
Çoğu zaman, bunca haber, bunca bilgi kargaşasından bunalıp, ayda bir iki kitabı güç bela bulabildiğim yoksul çocukluk ve ilkgençlik zamanlarımı aradığım oluyor desem bilmem inanır mısınız? Ne tarifsiz günlerdi onlar! Okul kütüphanesinden bulabildiğimiz klasikleri, harçlıklarımızdan artırıp el yordamıyla satın aldığımız romanları, öyküleri nasıl bir açlıkla ve yutarcasına okurduk! O cesîm romanların her cümlesi nasıl yankılanırdı bâkir hafızamızda... Ve her ânı adeta bir şölene benzeyen bu okumalardan sonra nasıl bir gönül huzuru ve 'zenginlik' yaşardık! O 'şehvetli' okumalar ki aradan çeyrek asır geçtiği halde bugün hâlâ içimizde saklı yankıları ve bizi uzaktan uzağa idare eden lezzetleri vardır. O Küçük Kemancı'lar, Robinson Crusoe'lar; Çanlar Kimin İçin Çalıyor, Garp Cephesinde Yeni Birşey Yok, Gazap Üzümleri, Zorba, Memleket Hikâyeleri, Bomba, Pembe İncili Kaftan, Çalıkuşu, Sinekli Bakkal, Otuz Beş Yaş.. hepsi, hepsi hatırası ebediyen silinmez bir çocukluk ve gençlik aşkı gibi uzak iklimlerden gülümsüyor. Ve onlardan aldığımız tatları, bugün hiçbir kitapta yeniden yaşamanın imkânı yok sanki.
Bu zihin bunaltısından, bu tatsız tuzsuz okumalardan bıktığım zamanlarda hemen her şeyi bırakıp, bir dağ kulübesine çekilerek çocukluğun, ilkgençliğin o şölensi okumalarına yeniden, yeniden dalmak gibi hayallere kapılmıyor değilim. Fakat heyhât, köprünün altından çok sular geçti ve o iklime bir daha dönmek imkânsız artık!.. Öyleyse ne yapmalı? Yapılacak bir tek şey var sanırım. Ruhumuzu yine edebiyatın, hakiki edebiyatın billûr pınarında yıkamak... Zihnimizin tozunu toprağını silecek, adamakıllı kekreleşen ağzımızın tadını yerine getirecek olan, yine Türkçe'nin eşsiz lezzetini tattıran metinlerdir.
Son günlerde masama gelen bir yığın kitap arasından seçip aldığım üç kitap, bana ne zamandır uzak kaldığım lezzetleri tattırdı, içimi ışıltılarla doldurdu. İlki Beşir Ayvazoğlu'nun muhteşem bir dikkat ve emeğin mahsûlü olan ve harikulâde bir Türkçe'yle yazılan "Divan Yolu-Bir Caddenin Hikâyesi" (Ötüken) adlı kitabı, ikincisi Nazan Bekiroğlu'nun her satırı insanı derin denizlerde gezdiren metinlerden oluşan "Cümle Kapısı" (Timaş) adlı deneme kitabı, sonuncusu da Cihat Burak'ın eşine az rastlanır bir doğallık ve anlatım kudretiyle kaleme alınmış öyküleri, Zenci Kalınız! (YKY)... Üç kitap da hakiki bir edebiyat lezzeti veren, aynı zamanda öğreten, düşündüren ve sarsan metinlerden oluşuyor. Bir edebiyat eserinden başka ne beklenir? İnsanı sarsar, içini ışıtır, damağında tarifsiz lezzetler bırakır ve yeni açlıklar uyandırır...
Siz de benim gibi okuma yorgunluğu çekiyor ve yitirdiğiniz tatlara yeniden kavuşmak istiyorsanız bu kitapları alıp okuyun. Yorgunluğunuzu atın ve yeni lezzetlerin peşine düşün...
06.12.2003
|