|
Azınlık olmanın dayanılmaz hafifliği!
Henüz birkaç haftadır tanışıyor olmamıza rağmen neredeyse sabaha karşı arayıp, ‘Birazdan seni almaya geleceğim, bir sürprizim var’ dedi.
Doğrusu şaşırmadım, çünkü Boston’da ilk tanışmamızda saatlerce muhabbet edebildiğim ilk Amerikalıydı. Türk olduğumu öğrenir öğrenmez uzun uzun annesinden dinlediği acı ama özlem dolu hikayeleri anlatmaya koyuldu.
Yüzyılın başında Ermeni bir ailenin büyük acılar eşliğinde istemeye istemeye Anadolu’dan Amerika’ya hüzünlü göç hikayesiydi bu. Gerçi Albert tamemen Amerikanlaşmış görünüyordu ama, çocukluk hayallerini süsleyen coğrafyadan gelen biriyle konuşmaktan aldığı hazzı da gizlemiyordu. Boston’da mensubu olduğu diaspora, Ermeni cemaatinin genelde Türkler hakkında hiç iyi şeyler düşünmediğinin farkındaydı ama o bu önyargıların aşılabileceğini düşünüyordu.
Ne yazık ki ilk tecrübemizde haksız çıktı!
Harvard Meydanı’nda bir kafede hararetli konuştuğumuzu görerek yanımıza yaklaşan kırçıl saçlı yirmi beş yaşlarında bir bayanı benimle tanıştırıp tanıştırmamakta mübalağasız üç–dört dakika tereddüt etti. Adeta orada değilmişim gibi davrandı. Sonunda ‘Eyüp burada öğrenci’ diyerek şöyle bir bakıp tekrar arkadaşına döndü. Kırçıl saçlı arkadaşı kendi ismini söylemek yerine ‘Eyüp, hımm, nerelisin sen?’ diyerek bana döndü. Ben daha ‘Türkiyeliyim’ lafını henüz bitirmişken kızın suratı da saçları gibi kırçıllaştı. Albert ‘eyvah, yakalandık’ der gibi araya girmek istese de kırçıl bir öfkeye maruz kalmaktan ne beni ne de kendisini kurtarabildi!
‘Katiller, siz Türkler ne yüzle buralara geliyorsunuz, yaptığınız soykırımı bile kabul edecek cesarete sahip değilsiniz. Hangi yüzle gelmiş Boston’da bir Ermeni ile arkadaşlık edebiliyorsun...’
Sağanak bir yağmur gibiydi, neredeyse üzerime yürüyecekti. İçindeki nefreti kusmuş olmasına rağmen öfkesi dinmemişti. Ben şaşkınlıktan, o ise kızgınlıktan titremekteydi. Nihayet Albert kollarından çekerek masadan uzaklaştırdı. Döndüğünde ‘Üzgünüm, onu çocukluğundan bu yana tanıyorum daha dikkatli olmalıydım’ diyebildi. Benimse nutkum tutulmuştu: ‘Gencecik bir kız nasıl bu kadar nefret dolu olabilir?’
Uzun uzun anlattı adını hâlâ bilmediğim kırçıl kızın aile hikayesini: İşkence, tecavüz, diri diri yakma, yağmalama ve nihayet büyük sürgün... ‘Ben de çok dramatik şeyler dinledim annemden ama asla nefret dolu değildi, oysa onun ailesi Türklere karşı nefret dolu ve sonuç bu!’
Ne diyeceğimi bilemedim, buruk bir acı kaldı içimde ve öylece vedalaştık. O da buruk ayrılmış olacak ki, sabaha kadar uyuyamayıp, nihayet çözümü beni pazar sabahı cemaatinin karşı çıkmasına karşın ara ara gittiği, Türkiye’den yeni göç etmiş Ermeni cemaatinin kilise ayinine davet etmekte bulmuş. Hakikaten önceki günkü kâbus dolu tanışmadan sonra hoş bir sürprizdi, pazar sabahını, Boston’da, duaları Türkçe yapılan, tütsü kokulu minicik bir Ermeni kilisesinde geçirmek. Bir yanda yüz yılın başında Türkiye’yi acılarla terk etmek zorunda kalan diaspora Ermenilerinin, dualarında Türklere lanet okudukları kiliseler, diğer yanda Türkiye’den hayaller ülkesi Amerika’ya gelip, ne Amerika’ya ne de dindaşlarına tutunamayan, duaların Türkçe yapıldığı kiliseler.
Azınlık olmak zor, peki ya azınlık içinde azınlık olmak? O daha zor!
Ha bir de azınlık olmadan azınlık muamelesi görmek var! Bütün bunları niye mi yazıyorum? Dün okuduğum iki haberden dolayı. Buyurun bir göz atın, bakalım sizi nasıl etkileyecek: Dünya Ermeni Olimpiyat Oyunları için Türkiye Ermenilerini temsilen Erivan’a giden kafile, Türkçe konuştuğu ve hala Türkiye’de kalmayı sürdürdüğü için diğer Ermeni gruplar tarafından aşağılandı, neredeyse tartaklandı!
Başörtüsü sorunu yüzünden eğitimlerini Suriye’de yapmak zorunda bırakılan ve bir gece jandarma operasyonuyla apar topar ülkelerine getirilen genç kızlar, kendi ülkelerinin medyasında terörist ilan edilmenin şokunu yaşıyorlar!
06.12.2003
|