|
NURİYE AKMAN |
|
DSP lideri Bülent Ecevit 10 gün önce siyaseti bırakmayı düşünmüyordu
Bu söyleşi Ecevit’in DSP’nin ilk kurultayında genel başkanlık için aday olmayacağını açıklamasından on gün önce yapıldı. Politikayı bırakmaya hiç istekli değildi, aksine “yapacak daha çok işimiz var” mesajını veriyordu. Yazımı yayınlamadan önce on günde ne değiştiğini anlamak üzere kendisine birkaç soru sormam şarttı. Ancak, defalarca aramama rağmen işlerinin yoğunluğu gerekçe gösterilerek benimle temas kurulmadı. Sayın Ecevit, sanırım, kararının inandırıcılığını sorgulamamı istemedi. Ecevit’in kapısını, siyasetin çalkantılı dünyasından çıkıp, daha dingin bir ruh iklimine geçip geçmediğini merak duygusu ve yaşlılığının olgun meyvelerini tatma isteğiyle çaldım. 79 yaşındaki bir siyasi liderle bilgelik üzerine yoğun bir söyleşi yapsak ne hoş olur diye düşündüm. Ama umduğumu elde edemedim. Sayın Ecevit beni biraz önyargılı buldu, hiç böyle sorularla karşılaşmadığını söyledi. Beni buruklaştıran şey ise sohbetimizde fazla derinleşemeyişimizdi. Tatminkâr bir diyalog kuramayınca hazırladığım bazı soruları yöneltemedim. Onun kendisine yabancı olduğunu ve gerçekleriyle yüzleşmediğini hissettim. Tabii bunlar benim sübjektif tespitlerim. Sayın Ecevit’in, bir misafir olarak beni karşılayışı ve uğurlayışı o kadar zarifti ki, onu üzmek aklımdan bile geçmez. Sohbetin bitiminde “Size sorularımı fakslasam, belki yazılı cevap vermeniz daha verimli olur.” dediğimde, gülümseyerek “İşkence daha bitmedi mi?” diye sordu. İçim cız etti. Rahşan Hanım’ı ve onu, son rötuşlarına nezaret ettikleri Ecevitler Belgeseli’nin çalışmalarıyla baş başa bıraktım. 10 gün sonra politikayı bıraktığını açıkladığında sadece gülümsedim.
Efendim, siyasetten kopartılmak, size hayatınızla ilgili neleri keşfetme fırsatı tanıdı?
Henüz o olanağı elde edemedim. Çünkü önümüzde yerel belediye seçimleri var. Partinin ona hazırlık yapması gerekiyor. Partinin örgütlenmesi ile ilgili çalışmalar bitmeden ben ve Rahşan bırakamayız. Şimdi özel yaşama hiç vakit ayıramadığımız bir sürece girdik.
Siyasetin çalkantılı dünyasından uzaklaşmak, iç dünyanızda hiç mi fırtına yaşatmadı size?
Bir düşüneyim. Zor bir dönemdi, Türkiye uzun yıllar biriktirdiği ekonomik sorunlarla karşı karşıyaydı. Biz koalisyon ortakları olarak, Türkiye’yi bir an önce esenliğe çıkarabilmek için belki biraz fazla sorumluca davrandık. Tabii bir süre, toplumda olumsuz etkilenmeler oldu. Üç buçuk yıllık bir uğraş sonunda nihayet ekonomiyi esenliğe çıkarttık. Enflasyon hızla düşmeye, üretim ve dış satım artmaya, turizm gelişmeye başlamıştı. Düşünüyordum ki Meclis’te iki yılımız daha olacak, bunu iyi değerlendirirsek olumlu sonuç alabileceğiz. Fakat erken seçim sorunuyla karşı karşıya geldik. Siyasal yaşamımda hiç karşılaşmadığım haksızlıklarla karşılaştım. Seçime giderken grubumuzun yarısı bölündü. Bu tabii çok ağır bir darbeydi. Onu hazmedemedim.
O dönemde siyaseti bırakıp, iç dünyanızın güzelliklerine yapışsa mıydınız acaba?
O fırsatı henüz bulamadık.
İhtirasınız mı izin vermiyor bırakmaya?
Hayır. Türkiye’de yapmak istediğim şeyler var. O bir ihtiras halindedir ama kişisel ihtirasım yoktur. Nitekim, hep kendi irademle, kendi isteğimle, ben birkaç defa bıraktım politikayı.
İktidarken birdenbire oyunuz yüzde bire düşüyor. Kendinize yönelik bir iç sorgulama geçirmediniz mi yani?
Dediğim gibi, son hükümet döneminde ekonomiyi kurtarmak için çok ağır tedbirler aldık. Bunu yapmamız gerekir miydi, değil miydi, bu tartışılabilir. Fakat biz bu özveriyi yapmanın zorunlu olduğunu düşünüyorduk. Türkiye’yi düzlüğe çıkartmadan görevi bırakma hakkımı kendimde göremedim.
Geriye dönüp baktığınızda “hayat boşmuş” dediğiniz oldu mu?
O zaman Allah’ın hikmetini reddetmiş olursun. Hepimizin ömrü sınırlı. Ne yapsak, ne katkılarda bulunsak, ne sıkıntılar çeksek, ne kazançlar elde etsek de bunların hepsi fani. Ama öyle diye de işi gücü bırakamaz insan.
Hüsamettin Özkan’a, İsmail Cem’e hakkınızı helal ediyor musunuz?
İlk defa böyle bir darbeyle karşılaştım. Ve o tabii bende bir üzüntü yarattı. Ama öyle tabirler kullanmam. Nihayet, kızdım diyebilirim.
“Acaba kimler bana haklarını helal etmiyordur” diye hiç düşündünüz mü?
Onu bilemem. Ben kimseye zarar verecek kötülükler yaptığımı sanmıyorum. Onun için öyle bir lanetlenmeyi filan hak ettiğimi sanmıyorum.
Baykal’la, Sezer’le, Özkan’la yüz yüze gelseniz bugün, onlara neler söylemek istersiniz?
Köşelere sıkıştırmayın beni. Çünkü artık aramızda birtakım şeyler bitmiştir. Onlar üzerinde durmak, sürekli irdelemek ihtiyacını duymuyorum.
Öte dünyaya inanıyor musunuz?
Evet.
Onlarla helalleşme gibi bir ihtiyaç duyuyor musunuz?
Hayır, öyle bir ihtiyacı hiç duymuyorum.
Karı koca hangimiz önden gidersek, arkadan ne olur gibi birbirinizle ölüm üzerine sohbetiniz olur mu?
Hayır. Tabii ben hiçbir zaman, Rahşan’sız kalmayı istemem. Yani o da her zaman bana yardımcı olmayı düşünür ama bu bağlamda ölümü bir manevi sorun haline getirmiyoruz.
Rahşan Hanım’la ilişkinizi değerlendiren değişik görüşler oldu. Bunlardan bir tanesi de aranızda simbiyotik bir ilişki olduğu şeklindeydi.
Rahşan’la sürekli olarak çok yakın ilişkimiz oldu ama birbirimize hiç teslim olmadık. Yani değişik düşünceler beslediğimiz oldu. Uzun uzadıya tartıştık. Hâlâ tartışırız. Ama birbirimize kırılmadan, gücenmeden tartışırız ve sonunda uzlaşırız.
Kendi ölümünüzü düşünür müsünüz?
Tabii düşünürüm ama kuşkuya, kaygıya kapılarak değil. Ölümü Allah’a varış olarak görüyorum.
Biliyorsunuz, Mevlana için, öldüğü gün düğün gecesidir. Siz de “öldüğüm gün benim için de şeb–i arus olacak” diyebiliyor musunuz?
Hayır, öyle düşünmüyorum.
Peki Mevlana gibi bedeninizi bir kafes olarak gördüğünüz ve öldüğüm gün kafesimden uçacağım diye düşündüğünüz olur mu?
O tabirle olmamıştır ama benim tasavvufi şiirlerim var biliyorsunuz. Mesela 1993’te yazdığım Özgeçmiş şiiri: Bir boşluktan bir boşluğa/ bir cam bardağa dolmuşum. Cam bardakta su olmuş/ sudan içmiş, can olmuşum./ Görünmez cana bir kumaş örülmüş/ kumaşa bürünmüş beden olmuşum./ Bir varmış, bir yokmuş/ iki boşluk arası, bir rüyalık alemde/ sen ben olmuşum. Sorduğunuz sorunun yanıtı bu. Sen adlı şiirim de şöyle: Çiçek de sensin/ arı da sensin/ bal da sen/. Güz de sen, bahar da sen./ Olduran da yaprağı/ solduran da sen. Güzle solan/ yaprağı toprağa/ döndüren de sen. Ben de sensin/ o da sensin/ sen de sen.
Merak ettiğim, bu kadar güçlü tasavvufi yaklaşımlara rağmen, siyasette bırakacağınız noktayı neden zamanında hissedemediğiniz?
Bende siyasi hırs yok. Çünkü siyaseti birkaç kere bırakmaya karar verdim ve bıraktım. Ama sonradan yine olaylar beni siyasetin içine sürükledi.
Yaşadığınız son çalkantılı olaylar, vasiyetnamenizde birtakım değişiklikler yapma ihtiyacı hissettirdi mi?
Hayır. Kitaplarımı değerlendirileceği bir yere vermeyi düşünüyorum. Ama henüz kesin bir karara varmadım.
Uygulanan birtakım tedavilerle, kasıtlı olarak sizde bir güçsüzleşme yaratıldığı yolunda bazı haberler okuduk, doğru muydu?
Hayır, hiç öyle bir iddiam yok.
Hiç kuşkulanmadınız mı, size uygulanan tedaviden?
Hayır. Ben doktorlara inandım.
Neden Başkent Hastanesi’nden tedaviniz bitmeden ayrıldınız?
Ben bel ağrısı sıkıntısıyla geldiğimde acele bir hastaneye gitmem gerekti. Genel Merkez’e en yakın hastane de Başkent Hastanesi. Oraya gittim. Daha sonra, tedavinin gereği kalmadığını düşündüm. Ve ayrıldım Başkent’ten.
Size iş göremez raporu verdireceklerine dair bir kuşkunuz olmadı mı?
Bu basında işlendi, bazı tıp çevrelerinde öyle kuşkular ileri sürüldü ama ben öyle bir kuşkuya kapılmadım. Çıktıktan sonra, Rahşan’ın sağlık durumu dolayısıyla bir hastaneye gitmemiz gerekti. GATA’ya gittik ve kısa sürede, ikimizin sağlık durumuna çok olumlu katkılarda bulundular.
Başkent’e devam etseydiniz, tam tersi mi olacaktı?
Ne bileyim, bunu söyleyemem. Uzunca bir tedaviden sonra, artık hastaneden ayrılabileceğim umudunu duydular doktorlar. İşte şu tarihte gelin duruma bakalım dediler. Fakat aylardan beri, öylesine baskıyla karşı karşıyaydık ki, evin önünde karargahlar kurulmuştu. Önce ben haber verseydim, yine birtakım söylentiler çıkacaktı. Onun için böyle ansızın bıraktım. Çünkü artık iyileştiğime inanıyordum.
Hangi ilaçları alıyorsunuz şimdi?
İsim vermek istemiyorum. Şimdi iyiyim.
Rüya gören bir insan mıdır Bülent Ecevit?
Evet. En son bir rüyamı söyleyeyim. Bir yıldır sigara içmiyorum, sürekli sigara içtikten sonra. Dün gece gördüğüm rüyada ben bir istasyonda, hani gümrüksüz fiyatla satılan karton sigaralar vardır ya, seyahate giderken alırsınız. Böyle bir karton sigara almak için ilgili yere koşuyordum. Birdenbire hatırladım ki, ben sigarayı bırakmıştım. (gülüyor) Almadım sigarayı.
Demek ki bilinçaltı hâlâ istiyor?
Evet.
Ramazan’ı nasıl geçirdiniz?
Halkımız için çok önemli bir vesile tabii. Ama kendimizin özel düzenlemelerimiz yok.
Hiç oruç tutabildiniz mi?
Hayatımda hiç oruç tutmadım. Böyle bir soruyla ilk defa karşılaşıyorum.
Getirdiği külfetler malum ama, yaşlılığın size getirdiği bazı armağanlar da oldu mu?
Ben eskisi kadar her şeyi yapamıyorum tabii. Ama zorunlu olanlarını da yapmaya özen gösteriyorum. Yaşlılığın bana bir armağanı olmadı.
Yani olgunluk anlamında, zihnî derinlik anlamında?
Hiç düşünmedim, bundan sonra düşünürüm.
İnsanlarla ilişkilerinizde nefsinize yenik düştüğünüz şeyler oldu mu?
Ona artık başkaları karar versin.
’Siyaset adamlığının tutsağı olmaktan şiirle kurtuldum’ demiştiniz daha evvel. Bu büyük bir iddia. Bu iddianız kanıtlandı mı, yoksa hâlâ siyasette olduğunuza göre çok cafcaflı bir laf mı etmişsiniz?
Tabii benim orada demek istediğim, insan yaşamı sadece siyasetten ibaret olmamalıdır. Her siyaset adamı şiirle ilgilensin demek istemiyorum ama başka ilgi alanları olması lazım.
Sizin şu anda var mı başka bir ilgi alanınız?
İşte şiirle, resimle, tasavvufla ilgim devam ediyor. Hint klasiklerinden Hhagavatgifa’yı yeniden tercüme etmeye başladım. Daha evvel başlayıp bırakmıştım. Tanrısal Şarkı demek. İlahi de diyebilirsiniz buna. Ana mesajı şu: Nasıl olsa ölümlüsün. Onun için bir savaş gerekli olduğu zaman, o savaşa girmeyi göze alman gerekir. Gerçekten gerekliyse o savaşı yapmak, artık şuna zarar verir, buna zarar verir, kendine zarar verir diye düşünemezsin, o görevin gereğini yaparsın. Bunların hepsi gelip geçicidir. Yoktan var olunmaz, olan da yok olmaz. Değişmezi değiştirmeye kimsenin gücü yetmez. Aksiyonla tasavvufu uyumlulaştıran bir söylem.
Yaşamınıza baktığınızda bu uyum var mı sizde?
Var tabii. 12 Mart döneminde rahmetli İnönü’yle tartıştık. CHP Genel Sekreterliği’ni bıraktım ama bırakırken büyük acılar duydum. Çünkü son derece saygı duyduğum, sevdiğim ve de kendimi borçlu saydığım bir lider. Ben nasıl ona karşı tavır alabilirdim? Bir yandan bu tavrı alıyorum, bir yandan da kendimi tatmin edemiyorum. O sırada Nazilli’ye gittik, bir büyük kahvede toplandık. Daha çok işçiler gelmişti. Bir işçi kalktı ve “Ecevit” dedi, “Sen eğer gerektiğinde yanlışlıklara açıkça karşı çıkabileceksen, bunu söyle, seninle birlikte çalışalım. Yoksa bizi boşuna uğraştırma.”
Sizin İnönü’yle yaşadığınız şeyler tersinden aynen başınıza geldi. Bütün bu olan bitenlerin içinde sizin bir hatanız yok mu?
Olmuş olabilir ama, vatandaşların hakkıdır böyle bir yargıda bulunmak.
Kendi yaşamınıza daha derin bakabilmenizi istemiştim, aksi takdirde bütün o tasavvufi yaklaşımlar sanki bir yaldızdan ibaret kalıyor.
Siz öyle düşünüyorsanız bir şey diyemem. Ben de Rahşan da inandığımız şeyler için, elimizden geleni birlikte yapmaya çalıştık. Başarılı olmuştur, olamamıştır, ne ölçüde olmuştur, ne ölçüde olamamıştır, artık bunları tarih değerlendirecek.
Önümüzde yerel seçimler var. Onun sonucunda da DSP başarısız olursa, tamamen siyasetten ayrılmayı düşünür müsünüz?
Yerel seçimlere yaklaşılırken böyle bir soru sorulmaz bir politikacıya. Sorulsa da yanıt alamaz. Partililerimizi yüreklendirmek bizim görevimiz.
Televizyon izliyor musunuz?
Evet. Herkes gibi ben de bazı dizileri izliyorum. Mesela Çocuklar Duymasın, Zerda. Dizilerde çok iyi tiyatro sanatçıları var. Olağanüstü oynuyorlar.
|