|
Kıbrıs’ı hak ediyor muyuz?
Bir toprağı hak etme kavramı gündeme geldiğinde hemen verdiğimiz şehitleri öne süreriz. Ama genellikle her toprak birçok kavmin kanı ile sulanmıştır.
Dolayısıyla şehit vermiş olma, bir toprağın meşruiyet içinde bizim olması için yeterli değildir. Söz konusu toprağa gösterilen saygı, orada yaşayan insanların kendileri için kurdukları düzen bu meşruiyeti üretir veya üretemez. Bunun ölçüsü ise ancak hukuk ve ahlakla belirlenir. Bir toprağı hak etmek, orada hukuksal normların yerleşmesiyle ve ahlaksal iç bütünlüğün sağlanmasıyla bire bir bağlantılıdır.
Bu açıdan bakıldığında Kıbrıs büyük bir başarısızlık örneği... Türkiye’nin dış politikası açısından, haklı olunan bir noktadan giderek hukuk dışına kaymamızın serüveni. Türkiye’nin Kıbrıslı Türklere davranışı ise, her seçimde zirveye ulaşan bir dizi manipülasyonla paralel gitmekte. Muhalefetin gücü ortaya çıkınca, önce Kıbrıs’ta mart ayı içinde olması gereken referandum engellenmişti. Bugünlerde ise hükümetin hızla değişen söylemini ve iktidara uzattığı destek elini izlemekteyiz. Bu arada Kıbrıs’taki konsolosluk yetkililerimizin olağanüstü lobi faaliyeti, Anadolu Ajansı’nın Verheugen’in demecini çarpıtması, merkez medyamızın Türkiye’deki hükümetin Kıbrıs’taki iktidarı desteklediğini ima eden ‘gazetecilik’ çabaları gözümüzün önünde cereyan etmekte... Anlaşılan Türkiye devleti bir kez daha elindeki tüm imkanlarla Kıbrıs seçimini etkilemenin peşinde. Kıbrıs’ta polis ve itfaiyenin Türkiye’den gitmiş olan orduya bağlı olması, Kıbrıs Hava Yolları gibi ‘stratejik’ heyetlerin çoğunluk üyelerinin Türkiye’den atanması gibi garabetler ise sürmekte... İki ülke arasında olması gereken hukuk ve ahlak çizgisi gene iyice bulanmış durumda.
Ancak Kıbrıs’ta olanların bunlardan aşağı kalır yanı yok: Hükümet binlerce insana seçmen kaydı yaptırma uğraşı içinde. 24 Aralık günü, bir günde 1563 kişinin vatandaş yapıldığı mahkeme kayıtlarında mevcut. Bu liste halka açıklanmadığı gibi resmi gazetede de yer almıyor. Oysa İçişleri Bakanı tüm eylül ayı içinde sadece 99 kişinin vatandaşlığa girdiğini söyleyebilmişti. Daha sonra bu biçimde vatandaş olanların birçoğunun vatandaşlığı mahkeme yoluyla düşürüldü; ancak hükümetin niyeti ve ahlak anlayışı konusunda toplumda net bir izlenim doğdu. Şu dönemde 1500’ü aşkın sayıda kişi ise devlette geçici işle taltif edildi. Seçim atmosferinin arka planında ise, 1200 dönüm arazinin hukuksuz bir biçimde tek bir elde toplanabildiği; 90 milyon dolar batıran banka sahibinin serbestçe ve keyifle hayatını sürdürdüğü bir düzen var. Bugün Kuzey’de işçilik ücretleri hariç, hemen her şeyin fiyatı Güney’dekinin iki katına yaklaşmakta; ve tüm bunların dayandığı rant mekanizmaları Türkiye tarafından finanse edilmekte... Kuzey Kıbrıs’ta iktisadi yozlaşmanın sistematize olup yerleşik hale gelmesi, karşılığını doğal olarak bu yozlaşmayı taşıyabilen bir siyasi aktörleşmede buluyor.
Annan Planı işin özünü oluşturmuyor... Temel mesele bu sistemin değişip değişmemesi üzerine dönmekte. ‘Çözüm’ alternatifi, şu veya bu şekilde Kıbrıs’ı AB normlarına taşıyacağı ölçüde, var olan iktisadi ve siyasi yapının radikal bir biçimde dönüştürülmesini ima ediyor. Dolayısıyla Annan Planı’nın bir müzakere temeli olarak alınması, her iki tarafı da masaya oturmak zorunda bırakarak, karşılıklı ve içe dönük bir yüzleşme sürecini doğuracak. Bu açıdan bakıldığında müzakerelere başlanması bile hukuksal ve ahlaksal açıdan bir tür ‘temizlenme’nin başlangıcı olacak. Kıbrıs’ın gerçekten hak edilmesinin başka yolu yok...
07.12.2003
|