| |
Yalan ve cehalet
Selefî ve Vahhâbî olanları dahil, hiçbir İslâm âliminin eserinde İslâm adına şiddet ve teröre izin veren cümleye rastlanmaz. Vahhâbîlik ve Selefîlik, nassları en fazla önemseyen İslâmî akımlardır.
Kur’an’da ve Sünnet’te şiddet ve teröre açık bir nass yoktur ki, bu akımlara mensup âlimlerin eserlerinde bu tür cümleler bulunsun.
İslâm tarihinde tek bir mezhep savaşı yoktur. Haricîlik, Haşhaşîlik asla örnek olamaz. Bir yanda Haricîlik, bir yanda Hz. Ali: İslâm’ı temsil eden kuşkusuz Hz. Ali ise bütün Sünnî âlimlerin “okun yaydan çıktığı gibi dinden çıkmış” olarak değerlendirdiği Haricîler, nasıl Müslümanlığa örnek verilebilir? Onları üreten de İslâm ve İslâm toplumu değildir. Ancak İslâm’dır ki, tarihte ilk defa kendi bünyesinde başka inanç sahiplerine ve zahiren Müslüman, ama aslında İslâm’ı içten yıkmayı hedefleyen inanç gruplarına da (münafıklar) yaşama hakkı tanımıştır. Bir yandan, modern dünyada çoğulculuk olarak alkışlanan bu tutumu benimserken, diğer yandan onların içinden çıkan şiddet yanlılarını İslâm’a ve İslâm toplumuna yamamak, iyi niyetle telif edilemez.
Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali’nin şehid edilmesi, aslında İslâm’da yönetimin ne kadar şeffaf ve halk tarafından paylaşılan, halifelerin de ne kadar toplum içinde olduklarını gösteren örneklerdir. Hz. Osman’ın şehid edilmesinde kurra’dan söz etmek; ancak cehaletle açıklanabilir.
İslâm tarihinde Sünnî medrese ekolünde asla teröre rastlanmaz. Tam tersine, bir genelleme yanlışıyla Horasan erenleri denilen gruplar arasında bu tür temayüller görülmüştür. Bunlar, A. Yesevî, Mevlânâ, Y. Emre’den ibaret değildi. İçlerinde Kalenderîler, İbahîler, Babaîler vb. vardı. Prof. Mustafa Akdağ, Türkiye’nin İçtimaî ve İktisadî Tarihi’nde, Türkiye tarihinde bu grupların çıkardığı isyanların gericiliği, medrese ekolünün ise ilericiliği temsil ettiğini açıkça ifade eder. Sünnîlik ve medrese, tarih boyu daima sulhün, sükûnun, fitne adını verdikleri kargaşa, anarşi ve terörden uzak durmanın temsilcisi ve kalesi olmuştur.
Kur’an’dan hüküm çıkarmanın, âyetleri davranışlara kaynak almanın şartları vardır; tefsir, hadis ve fıkıh gibi ilimler, emsalsiz usûllere, usûl ilimlerine dayanır. İsimlerin başına “el” belirlilik takısının gelip gelmemesi bile ayrı anlam ve hükümlere kaynaklık ettiği gibi, gelmesi de, duruma göre yine ayrı hüküm ve manâlara kaynaklık eder. Bunlar, üzerinde ehlinin konuşacağı konulardır.
1990’lara kadar sadece Filistinliler şiddete de başvuruyordu (Münih baskını, uçak kaçırmalar...). Ama onlar Marksist olduğu için, militan olarak anılıyor ve yaptıkları âdeta tasvip görüyordu. İslâm, sivillere yönelik hiçbir hareketi tasvip etmez. İntihar eylemleri, (1) kurtuluş hareketlerinin haricî ajanlarca içten saptırılması, (2) çaresizlerin duygularının istismarı, (3) İslâm, hakkın alınmasında bile hak ve adaleti emrederken, bu emrin hislere kurban edilmesi, (4) istihbarat servislerinin ilaç verme gibi yollarla bazılarını kullanmasıyla açıklanabilir.
Modernler bu kadar pak mı ki, dünya savaşları, sözde devrimler, ideolojik çatışmalar, ırkçılık gibi yollar ve sebeplerle en büyük zulmü, en büyük cinayetleri onlar işliyor, oluk gibi kanları onlar akıtıyorlar?
11 Eylül, G. Afrika’da İsrail’in dünya ülkelerince ırkçı ilan edilmesinden, İstanbul eylemleri ise AB ülkeleri halklarınca İsrail ve ABD’nin dünya barışının önündeki en büyük engel olarak görüldüğünün ilanından birkaç gün sonra gerçekleşti. Şimdi de Moskova’da. ABD-İngiltere-İsrail koalisyonuna karşı ülkeler, isminde (üs manâsına el-Kaıde mi, kayıt bürosu manâsına el-Kaide mi?) bile hata yapılan, farklı farklı kuruluş tarihleri verilen (1980’lerin başı, 1984, 1988...), Üsame b. Ladin hiçbir zaman el-Kaide ismini kullanmazken, adını bile istihbarat servislerinin koyduğu (http://www.csmonitor.com/2002/0523/p11s02-coop.html), kendisine mal edilen eylemleri işlediklerine dair hiçbir delil olmayan (Euraisa Insight, 19 Kasım 2003) sözde bir örgüte mal edilerek teslim alınmaya çalışılıyor ve bu da İslâm’a mal ediliyor!
08.12.2003
|