|
Kıbrıs’ta meselenin özü
KKTC Başbakanı Derviş Eroğlu ile görüştüğünüz zaman karamsarlığa kapılmamak mümkün değil. Çünkü eğer bizim resmi devlet bakışımızı Eroğlu temsil etmekteyse, Kıbrıs’ın hızla ve tamamen yitirileceği bir sürecin içindeyiz demektir.
Savunulan pozisyon, Annan planının hiçbir biçimde bir müzakere temeli olarak alınmamasına dayanmakta. Bu arada AB’nin Güney Kıbrıs’ı üyeliğe alacağı; ve iki devletli yeni bir modeli kabul etme durumunda kalacak olan Rumlarla sıfırdan yeni bir anlaşma sürecinin başlayacağı düşünülmekte. Bu yaklaşımın ardında yatan sistemin aynen korunması saikini bir yana bıraktığımızda ise geriye iki dürtü kalmakta: Toprağın her ne pahasına olursa olsun elde tutulması ve Batı’nın Türk tezi karşısında diz çöktürülmesi.
Bir an için söz konusu dürtülerin irdelenmesini bir yana koyarak, bu amacın cazibesini kabullendiğimizi varsayalım... Asıl soru şu: Acaba bu yaklaşım ne denli gerçekçi veya rasyonel? Yanıt pek ümit verici değil... Çünkü şimdi Güney’i de içine almış olacak olan AB’nin bizimle yeni bir anlaşma yapmasına hiç ihtiyacı yok. Her şeyden önce Kuzey’den Güney’e doğru büyük bir iç göç yaşanacağı aşikar. Annan planı kenara konup, Güney AB’ye girdiği anda Kuzey’deki Türkler zaten otomatik olarak AB üyesi olacaklar ve pasaport müracaatları utanç verici bir düzeye çıkacak. Bunun anlamı Kuzey’in, insanlarından boşalmış ‘hayalet’ bir devlete dönüşürken; Türklerin Güney’de azınlık haline gelmesidir. Ayrıca Türkiye, Güney Kıbrıs ile gümrük birliğine gitmek durumunda kalırken, bu ülkeyi ister istemez tanıyacak. Bu durumda Kıbrıs’taki Türk askerinin varlığı, bizzat Türkiye’nin kabullendiği anlaşmalar sonucu bütünüyle gayri meşru hale gelecek. Bu arada şimdilik siyaseten dondurulma şansı bulunan Loizidou benzeri davaların önü kendiliğinden açılacak; ve Mahkeme doğal olarak emsale uygun kararlar vererek Türkiye’yi milyarlarca dolar tazminata mahkum edecek.
Kısacası Türkiye ve Kuzey Kıbrıs öyle bir durumda kalacak ki, uluslararası hukuk asıl bizlere diz çöktürtecek. Diğer taraftan bu planı müzakereye başlamamak için tek bir rasyonel neden dahi yok. Bir kere varılan sonuç hem referanduma tabi hem de Türkiye’nin imzasına muhtaç. Diğer bir deyişle müzakerelerin başlaması planın kabulü anlamına gelmiyor. O halde bu korku neden? Çünkü Annan planı gerçekten de epeyce makul bir plan ve müzakere başladıktan sonra yapacağınız mızıkçılığın inandırıcı olma ihtimali yok. İşte tam da bu nedenle plan hakkında yoğun bir dezenformasyon var. Örneğin gerçekte plana göre Türkiye’nin garantörlüğü azalmayıp, uluslararası hukukun şemsiyesi altına girmekte. Türkiye’den gelmiş olanların 45 bini hemen vatandaş sayılırken, 20 bin kişiye daimi ikametgah hakkı verilmekte; Kıbrıslılarla evli olanlara vatandaşlık hakkı tanınırken, 9 yıl ikamet de vatandaşlık için yeterli olmakta. Yani Türkiye menşeli olanların kapı dışarı edilmeleri gibi bir durum yok. Eşdeğer mal yasası uyarınca yüz bin Kuzey Kıbrıslının evlerinden olacağı da palavra: Sayı 42 bin kişi ve asıl önemlisi bu insanlar işgalci konumundalar. Yani karşılığı olmayan bir biçimde devlet tarafından nemalandırılmışlar...
Böylece konunun püf noktasına geldik... Annan planı altında bu hukuksuzluğu sürdürmek mümkün değil. Ama söz konusu yozlaşma düzeninin aktörleri, toprak fetişizmi üzerine oturan bir millilik siyasetinin gönüllü uzantıları olmayı kabullenerek statülerini devam ettirebilmekteler. Bu tercihin maliyeti ise Türkiye’nin hem uluslararası düzende hem de toplumsal yapıda hukuksuzluğa sığınması olarak tecelli etmekte.
08.12.2003
|