| |
Millî ahlâk
Pırıl pırıl gençlerimiz yetişmekle beraber, parkta, otobüste, vapurda rastladığımız pek çok gencimizin tavır ve davranışları da bizi rahatsız etmektedir.
Bizi rahatsız eden tiplerle karşılaşınca, “Bu gençlere milli ahlakımızı, milli şuurumuzu veremiyoruz” diye yakınıyoruz. Elbette olan bir şey verilir; olmayan bir şeyin verilmesi mümkün değildir. Bunun için önce gençlerimize verebileceğimiz bir milli ahlakımız, milli şuurumuzun olup olmadığına bakmamız gerekir.
Rahmetli Erol Güngör son dönemlerde yetişmiş, yüzümüzü ağartan birkaç ilim adamımızdan biridir. Ne yazık ki ilim ve sanat adamlarını gelip geçici güncel cereyanlara göre değerlendirdiğimiz için, bunlardan yanımızda görmediğimize hiç önem vermiyoruz. Kıymetini yeterince bilemediğimiz ilim adamlarımızdan biri olan Erol Güngör milli ahlakı ve milli şuuru şöyle tarif ediyor: “Milli ahlak milletin tarih içindeki gelişme seyri boyunca müşterek hayat içinde doğan ve milletin büyük ekseriyeti tarafından benimsenen bir normlar ve kıymetler nizamıdır. Milli şuur ise, milleti meydana getiren müşterek kıymet nizamının millet fertlerinde şuurlanması manasına gelir.”
Hayatımıza biraz derinliğine bakınca Erol Güngör’ün ilmi zihniyetle yaptığı tarifine uygun milli ahlakımızı geçmişte görüyoruz. Bütün cemiyetimize yön veren büyüğe saygı, küçüğe sevgi, düşküne merhamet, hakka riayet gibi ortak değerlerimiz vardı. Ancak şehirlinin, aydının hayatındaki bu değerler köylüye, okula gidememişlere göre daha incelmiş, daha rafine hale gelmişlerdi. Mahiyetleri aynı, sadece kalite bakımından farklıydılar. Zaman da hükmünü icra ediyordu; Selçuklular ile Osmanlılar dönemlerinde hayatımız aynı değildi; cemiyetimiz onu lif lif dokuyan değerlerimizi koruyarak değişiyor, bütünlüğüne halel gelmiyordu. Dolayısıyla insanımız cemiyetimize karşı yabancılık hissetmiyor, her an yerine getirmek zorunda olduğu kuralların sorumluluğunu duyuyordu. Bu müştereklik cemiyetimizi mütecanis hale getirirken, kişilerin de huzur kaynağı oluyordu. Bugüne oranla çok yoksulduk; ama birbirimizi daha çok düşünüyorduk, günümüzle mukayese edilemeyecek kadar da mutluyduk.
Cemiyet hayatı canlı bir organizma gibidir; şüphesiz değişecek, gelişecektir; aksi takdirde donar, insanı nefes alamaz duruma getirir. Evet hayat değişecektir; değişmeyecek olan ona damgamızı basan hususlardır; çünkü onlar bizatihi mücerret olan hayatı bizim yapan unsurlardır. Ve biz onları hayatın bütün boyutlarındaki üsluplarda görürüz. Bir Rus, bir Alman mimarisine baktığımız zaman farklılıklar müşahede ederiz. Bu farklılıklar ruh dünyalarını, kültür seviyelerini, coğrafyadan aldıklarını, tarihten getirdiklerini aksettirir. Üslubu olan milletler hayata hükmederler; üslupsuz olanlar ise hayatın esiri olurlar. Son dönemlerde “Şu bizim damgamızı taşıyor, bizimdir.” diyebileceğimiz bir eser yapabildik mi?
İki yüz yıldan beri hayatımızda devlet eliyle yaptığımız değişmelerin altında düşman gördüklerimizin gücüne kavuşmak isteği yatıyordu. Biz hayatlarını alınca, güçlerini de alacağımızı zannettik; oysa hayatlarındaki dinamizm ilim ve zihniyetlerinden geliyordu. İlim ve zihniyetlerini alabilseydik, güçlerinin de hayatımıza yansımaları tabii olurdu. Ayrıca hayatımızda her yerde aynı değişikliği yapamadık. Ankara’daki değişiklikle, Hakkari’deki değişiklik bir olmadı. Sosyolojik bakımdan olması da mümkün değildi. Hatta büyük bir şehrimizin iki semti arasındaki hayatımız farklılaştı; Kadıköy’deki hayatımızla Zeytinburnu’ndaki hayatımız bir mi? Hayatlarımızın farklı olması, ahlak anlayışlarımızı farklılaştırması normal değil mi? Değişik ahlak anlayışları bir cemiyette huzur bırakır mı? Birine haz veren sosyal bir figür, diğerinin vicdanına zehirli bir hançer gibi saplanmaz mı? Ve sonra hangisini milli ahlak kabul edip çocuklarımıza öğreteceğiz?
08.12.2003
|