|
AB ve Kıbrıs’ı 140 bin seçmene yüklemek
Kıbrıs zaferi üzerine yazılmış kahramanlık şiirleriyle büyümüş milyonlarca Türk gencinden biri olarak üniversitedeki dış politika hocamız Gün Kut’un söyledikleri beni çok şaşırtmıştı.
Hoca, 20 Temmuz 1974’te Kıbrıs’a Türkiye’nin yaptığı ilk müdahalenin meşru, ancak ‘Ayşe tatile çıktı’ parolasıyla başlayan 14 Ağustos’taki ikinci müdahalenin hukuki olmadığını ve Türkiye’nin başını da bunun ağrıttığını söylüyordu.
Gerçekten Kıbrıs Cumhuriyeti’ni kuran belgelerden biri olan Garanti Anlaşması, İngiltere ve Yunanistan ile birlikte Türkiye’ye de anayasal sistemin yıkılması halinde müdahale hakkı veriyordu. Ama hak, düzenin yeniden tesisiyle sınırlıydı. Bu yüzden darbe ve enosise (Yunanistan’la birleşme) karşı yapıldığı için dünyanın meşru saydığı ilk müdahalenin aksine ikincisi ‘işgal’ olarak görülmüştü.
Gün Kut Hoca’nın hamasetten uzak bu perspektifi, bütün milli duygularıma rağmen Kıbrıs meselesini anlamaya çalışırken zihnimde hep dengeleyici bir faktör oldu. Hatta AB’den BM’ye bütün dünyanın Kıbrıs’ta Türkiye’yi yalnız bıraktığı feveranlarının yapıldığı, ‘Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur’ nutuklarının atıldığı ortamlarda bu perspektifi hatırlatmak bana düştü.
Netekim yıllar sonra, bir 12 Eylül gününde adını Türk tarihinin sayfalarına haki renklerle yazdıran Kenan Evren de sevimli üslubuyla konuya açıklık getirdi. 1974’te Kara Kuvvetleri Harekat Başkanı Evren, bir TV programında müdahalede gereğinden fazla toprak alındığını itiraf ederek toprak meselesinde katı olunmaması gerektiğini savundu.
Aslında Ankara, son dönemde attığı 3 önemli adımla, klasik tezlerini kendi eliyle boşa çıkardı. Bunlardan ilki 1995’te Gümrük Birliği’ne girilirken Yunan vetosunun kalkması karşılığında Rumların Kıbrıs Cumhuriyeti adıyla AB ile üyelik müzakerelerinin başlamasına verdiği zimni onaydı. 4 AB üyesi, hâlâ çözümden önce Kıbrıs’ın üyeliğine karşıydı. Bu sıkıntı da ikinci adımla aşıldı. 1999 Helsinki Zirvesi’nde Türkiye, adaylığının kabulüne karşılık Rumların çözümden önce de üye olabileceğini kabul etti.
Üçüncü tarihi adım ise Türk Hariciyesi’nin yıllardır savunageldiği Kıbrıs tezlerini boşa çıkaran Loizidou kararının kabulüyle atılmış oldu.
Böylece Türkiye, bir açıdan bakıldığında Rum ve Yunan’a karşı sürekli mevzi kaybediyordu. Diğer yandan ise bu kararlar AB stratejik tercihinin sonucu olarak alınıyor görünüyordu. İsim isim suçlu aramak anlamsız. Çünkü bütün bunlar, Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve AB boyutunun devreye girmesi yüzünden Türkiye’nin optimum seçenek olarak kilitlendiği çözümsüzlüğün çözüm olmaktan çıkmasının doğal sonucuydu.
15 yıllık bu sürecin artık sonuna gelindiği için adadaki seçim kritik hale geldi. Atılan bunca adımdan ya da verilen bunca tavizden sonra, Türkiye ancak AB üyeliğine yaklaşırsa süreci kazançla noktalayacak. Müzakerelerin açılmaması veya AB’nin opsiyon olmaktan çıkması en kötü senaryolarında bile, adadaki Türklere hem Kıbrıs’taki yeni cumhuriyetin kurucu eşit ortağı, hem de AB’nin parçası olma yolu hâlâ açık. Ancak bir mucize olmazsa, mevcut konjonktürde her iki sonuç için de bazı iyileştirmelerle Annan Planı’nın kabulünden başka yol görünmüyor. Üstelik müzakerelerin başlaması Kıbrıs’ta çözüme, çözüm ise seçim sonuçlarına endekslenmiş durumda.
Gelinen noktada Türkiye asıl, ulusalcıların iddiasının aksine AB hedefinden uzaklaştığı ve Avrupa ile iyi ilişkilerin avantajları yerine Kıbrıs yüzünden yaptırımlara muhatap olduğu zaman kaybetmiş olacak. Vaziyet buyken, Ankara’nın 70 milyonun kaderini ilgilendiren AB ve Kıbrıs davalarının yükünü adadaki 140 bin seçmene yükleme nedenini anlasam da doğru bulmuyorum. Yine de çıkmamış candan umut kesilmez. İnşaallah sonuçlar iki vatan için de hayırlı olur.
10.12.2003
|