|
Nefret-sevgi-Kur’an kursları
Önce samimi bir itiraf; ben çocukluk yıllarımın büyük bir bölümünü Kur’an kurslarından nefret ederek geçirdim, hem de Kur’an okumayı çok sevmeme rağmen!
Altı haylaz arkadaş o yıl yaz tatilinin gelmesini iple çekmiştik. Henüz ilkokul ikinci sınıftaydık, okulu da çok seviyorduk; fakat bir yanda Adana’nın yakıcı yaz sıcağında göle yapacağımız kaçamak serinleme planları, diğer yanda minaresine çıkmaktan, çocuksu sesimizle ezan okuyarak tüm mahalleye kendimizi duyurmaktan ve halıları üzerinde haylazca güreşe tutuşup, usulca namaz kılmaktan zevk aldığımız mahalle camii bizi bekliyordu.
Hem, Diyanet’in atama yapmasından umudu kesen mahalleli yeni bir hoca da bulmuştu ve yeni-hoca bize Kur’an okumayı öğretecekti.
Babamın daha beş yaşında elimden tutarak götürdüğü cami cemaatinin ‘şen kahkahaları’ gibiydik. Onların o bitip tükenmek bilmeyen ‘hem kahve, hem cami olur mu kardeşim?’ tartışmalarını haylazlıklarımızla bölerdik. Hatta öyle ki, bir keresinde hararetli bir tartışmalarını, içimizden o gün sırası gelenin ezanı erken okumasıyla bölmüştük. Tatlı sert bir fırçanın ardından, ezanla şaka olmayacağını anlamış, emektar müezzinin ezanı yeniden okumasıyla, saçlarımız okşanarak namaza durmuştuk.
Dindar ama tutucu olmayan bir muhitte doğmuştum. Babamın saatler süren okey partileri arasında cemaatle namaz kılma titizliğini, dedemin şehirlerarası dama turnuvalarına rağmen üç ayları asla sektirmemesini biraz hayret biraz da hayranlıkla izlemiştim. Cuma namazlarında giderek gözleri bozulan dedemin ‘bastonu’, Kadir gecelerinde kız kardeşlerimin ‘koruyucu meleği’, bayram namazlarında babamın ‘biricik erkek oğlu’, henüz alfabeyi bilmeden, ezberden öğrendiğim surelerden dolayı cemaatin ‘maskotu’ olmuştum.
Ve nihayet o yaz, Kur’an okumayı öğrenecektik. Ama maalesef üçüncü günün sonunda hayalimiz hayal kırıklığına dönüştü. Yeni-hoca önce hepimizi şöyle bir süzdü, sonra da küçümser bir edayla imtihana tabi tuttu. Emektar müezzinden harfleri öğrenmiştik; ama okumakta güçlük çekiyorduk. Ertesi gün üç dakikada bir sayfa Kur’an okumamızı istedi. ‘Hocam harfleri yeni öğrendik, bu imkansız!’ dememe kalmadan tokadı suratıma aşkediverdi! Kaskatı kesilmiştim, o ise gayet soğukkanlı nutuk çekti; ‘İmkansızmış! Haylazlığı bırakırsanız öğrenirsiniz, yoksa ben size öğretmesini bilirim!’
Her zaman güle oynaya gittiğim mahalle camiine ilk defa gitmek istemedim. Gün boyu bir elimde dedemin köstekli saati, diğer elimde cüz arkadaşlarla 3 dakikada bir sayfa okumaya çalıştık. Ama ne mümkün! Ertesi gün en iyimiz bile 3 dakikayı bulamayınca, hocanın ‘yoksa ben size öğretmesini bilirim’le neyi kastettiğini çok acı anladık. Rahlenin arkasından çıkardığı uzun bir değnekle sıradan hepimizi falakaya yatırdı. Birimiz ayaklar havada falakaya yatırılırken, iki arkadaş değneği tutuyor, bir kişi de yerde yatan arkadaşına vuruyordu. Direnenler iki defa falakadan geçiyordu! Ben defalarca geçtim, kâbus gibiydi! Üçüncü gün camiye gitmedik ve ailelerimize durumu anlattık. Yıllardır ataması yapılmayan camiye zorlukla hoca bulduklarını düşünenler olayı büyütmek istemediler. Çocuklarıyla camileri arasında kalanlarsa en azından hocanın uyarılmasını istediler. ‘Dayağın cennetten çıktığına inanan’, hiçbir formasyonu olmayan yeni-hoca uyarıldı, fakat ben yıllar sonra Diyanet’in atadığı Yusuf Hoca ile tanışıncaya dek mahalle camiinin önünden bir daha geçmedim. Nitekim kursa devam eden arkadaşlardan hocanın falakaya değil ama dayağa devam ettiğini öğrendim.
Son günlerde Kur’an kurslarının rejim tartışmasına dönüştüğünü gördükçe ikircikli çocukluk yıllarımı hatırlıyorum ve gelişme çağındaki çocukların din-aidiyet-kültür-ritüel-arkadaşlık ve sevgi ihtiyacını dikkate almadan yapılan tartışmaları anlamsız buluyorum. Bu ihtiyacı pedagojik formasyona sahip, yetkin din adamları karşılamayınca başkaları karşılayacaktır ve emin olun oradan sevgi değil nefret doğacaktır. Bu nefret iki türlü olur, kimi zaman dine karşı, kimi zamansa din adına sinagog, konsolosluk ya da bankalara karşı!
13.12.2003
|