| |
Bina, ölüm ve insan
Avrupa sinemasının 11 Eylül 2001 saldırısı sonrasında projelendirdiği 11 ülkeden 11 yönetmene 11 dakikalık 11 film projesi ülkemizde de gösterildi.
Enteresandır o filmlerin en çarpıcısı ve ABD’ye yapılan en sert eleştiri, kendisi de bir Amerikalı olan yönetmen/oyuncu Sean Penn’den gelmişti. Penn, New York’ta yaşayan yaşlı bir adamın öyküsünü anlattığı filmde, hem ölüme, yalnızlığa, itilmişliğe dokunaklı göndermelerde bulunuyor, hem de 11 Eylül trajedisine herkesin ıskaladığı bir yönden cesurca bakmayı deniyordu.
Penn’in filminde karısını kısa süre önce kaybeden yaşlı bir adamın nemli, karanlık küçücük evinde geçirdiği günlere şahit olduk dakikalar boyu. Karısını romatizmal rahatsızlıktan dolayı kaybeden adam, hiç ışık almayan evinde, penceresinde duran çiçekleri solgun saksısıyla ölümü beklerken, bir sabah uykuda kalır. TV açık, ekranda CNN yayını vardır. Meşhur saldırıyı izleriz. İki uçak peş peşe kulelere saldırır. Adam uyumaktadır, derken kuleler yıkılmaya başlar. Şok burada yaşanır; zira kulelerin yıkımıyla paralel olarak adamın evine ışık dolmaya başlar. İkiz kuleler adamın evinin güneşini kesiyormuş meğer. Yaşlı adam, ölen eşine ve tekrar dirilen çiçeğine bakarken, ‘Işık’ diye bağırır ve söylenir: ‘Biraz geç değil mi?’
Türkiye’deki son terör saldırısı sonrasında bir şey çok dikkatimi çekti. Hayatını kaybedenlerin çoğu bombanın direkt etkisi dolayısıyla değil, dolaylı olarak eşyalar üzerindeki etkisinden dolayı öldüler. Yıkılan duvarlar, masalar, sehpalar ve de özellikle tuz buz olan camlar ölümlere neden oldu.
Levent’teki HSBC binası 9 şiddetindeki depreme dayanabilecek bir yapıya sahipmiş. Patlayan bombaların tektonik ilmine göre şiddeti 1,5, yıkım etkisi 5 bile değilmiş. Ancak binanın her tarafında modernitenin şov aparatı olan cam bölmeler, pencerelerle donatıldığı için, örneğin üçüncü kattaki bölüm müdürleri bile kırılan cam parçacıklarının gırtlağına saplanması sonucu yaşamını yitirdi. Yani öldüren bomba olmadı, camlar, duvarlar, eşyalar oldu.
Rahmetli Aykut Barka mukadder İstanbul depremi için her fırsatta, ‘Öldürecek olan deprem olmayacak, binalar olacak.’ derken bu gerçeğin altını çiziyordu. İnsanların tabiata karşı direnç amacıyla yaptığı sağlamlık da çok para etmeyebiliyor. Son saldırılarda olduğu gibi, kul yapısı betonarme kalelere, gübreden yapılan bombalarla saldırılıyor ve onlarca ölü, binin üzerinde yaralıya sebebiyet verilebiliyor.
Kudsi hadis, ‘Ölmek için dünyaya geliyor, harap olmak için binalar yapıyorsunuz.’ diyor. İnsanlık, tarih ilerledikçe teknolojiyi yok etmek için kullanıyor, bilimi imha amacıyla öğreniyor ne yazık ki. Zaten bütün anti–ütopya eserleri bu gerçeğin varsayımına dayanarak ortaya çıkıyor. Bilim kurgu sektörünün tamamı, teknolojinin kötücül güçler tarafından kontrol altına alınmasından sonra kıyametin kopacağının altını çiziyor.
Yeryüzünde yatay olarak işgal edecek yer bırakmayan insanoğlu, keşifleri dikey düzleme dayadı. Önce binalar yükseldi bulutlara değecek kadar. Geçmiş zaman firavunlarının ilahlara karşı durma ritüeli kulelerin yerini insanların ikamet ettiği gökdelenler aldı. Hassas ruhlar, Allah’la yarışmaya eş koşar gibi gördü bu dikine çıkışı. Zira biliniyordu ki, bu çıkışın freni, yavaşlaması, durması yok. Yatay kirlenmenin yerini dikey kirlilik almaya başladı. Enine ve boyuna lekelemeye başladık Allah’ın bahşettiği yeryüzünü. Uzay boşluğuna taşıdık kirlenmeyi. İflah olmaz bir insanlık kibiriyle fütursuzca dalıyoruz uzayın derinliklerine. Bedelini, sonucunu tahmin bile etmeden.
Bilmem kaç ton cam parçası toplanmış son saldırının akabinde. Bir o kadar moloz... Bir yanda yok etmede, öldürmede, kirletmede şeytanların bile akledemediği yöntemleri geliştiren modern kötüler, diğer yanda doğallığın, tabii olmanın küçümsendiği, geri kalmışlık olarak görüldüğü güncel toplumlar; sonuç trajik oluyor ne yazık ki!
13.12.2003
|