|
Gerçek sebepleri düşünmek
Sakın “yine eskilerden söz ediyor” demeyin! Aydınlatılmış örnekler bugünü ve yarını görebilmek için çok lüzumludur.
12 Mart olayında Amerika’nın rolü herkesçe kabul edilmiş bir durum.
Peki 9 Mart olayı neydi? Bazılarına göre 12 Mart’ın gerekçesini oluşturma işi. Fakat o kadar basit değil. 9 Mart eyleminin gelişmelerini esas itibariyle Amerika’nın bildiği doğru. Ama, onları Amerika’nın düzenleyip oluşturması mümkün değildir ve akılla bağdaşmaz, 9 Mart’ın asıl gücü, önce yerlidir. 9 Mart’ı besleyen kaynaklar arasında, solun salkım saçak her türlü fraksiyonuyla ve dalıyla, aydınlar arasında ve gençler üzerinde etkili olması var. Daha sonra da, KGB’nin rolü geliyor. Bu tablo ABD’nin eseri değil; ABD bu tabloya kendince çözüm arıyor idi. Provokasyon gerçeği bu durumu değiştirmez.
Birinci sonuç: 1970’li yıllarda aydınlarımız bir sol sapma içine girmeseydi ve gençleri bu sapma yönünde şartlandırmasaydı; ne 9 Mart olurdu, ne de 12 Mart. Öz gerçek, yeni özümüzle ilgili gerçek budur.
İkinci sonuç: Dış mihraklar (odaklar) öz malzemeyi kullanırlar ve ona bağlı yönlendirmeleri düzenlerler. “Sosyal-kültürel-fikrî” doku, öz malzemenin yapısını yansıtır. Bu yapı değişmedikçe; dış odaklardan etkilenme kaderi de değişmez, oyunlara maruz kalma ve kapılma bahtsızlıkları da bitmez. Dün solun musibeti vardı, bugün başkası olur, yarın bir başkası.
“Fikren halledilemeyen fiilen halledilemez” sözünü bunun için söylemişimdir. Yine aynı kanaatteyim. Aslî sebepleri dışta değil, içte arıyorum.
Hep Amerikan-İsrail oyunlarından söz edilir. Son terör olayları da öyle izah ediliyor. Bu kolaycılık da, fikrî-kültürel-entelektüel yapımızdaki zaaflardan kaynaklanıyor.
“İdeolojiler öldü” sözü bizim için çok anlamlı değil. Biz, pragmatik şablonları ve motifleri bile ideolojik bir katılıkla ve kör inatlarla savunuyoruz. Bizim ideolojimiz her döneme göre çeşitli farklılıklar gösteren ama esasta aynı kalan bir şey: Modacı ifrat ideolojisi! Değişimleri bu kafayla arıyoruz ve daima da, değiştirilme, daha doğrusu “sürüklenirken değiştirilme” hicranının getirdiği tersliklerle karşılaşıyoruz.
Demokrasi, “şu olmamalı, bu olmamalı” türünden bir negativite mantığıyla savunulamaz. Nelerin var olması gerektiği düşünülmeli ve anlatılmalıdır. Biz hiç böyle olamadık. “Yasaklar kalksın” sloganı caziptir. Peki siz, “demokrasinin oturması ve gelişmesi için, şu-şu-şu icaplar, kurallar, bağlılıklar, hasletler, özellikler, faziletler gereklidir” üslubunun kullanıldığını hiç duydunuz ve okudunuz mu? “Bu işleri Amerika ile İsrail karıştırıyor, onlarla ilişkisi olanlar karıştırıyor” kolaycılığı, bir düşünce üretimi midir Allah aşkına? Elbette karıştırırlar; karıştırılmaya müsait olursan karıştıracaklardır.
Halen de çok şeyin değiştiğini zannetmiyorum. Demokrasi; herkes için, bütün toplum için, müşterek hayatın geniş kapsamında belli üst idealler için istenir. Herkes kendi hesabı için ve başkalarının hesaplarını haklarını değerlerini bertaraf etmek için demokrasiyi istiyor ise, aslında hiç kimse istemiyor demokrasiyi demektir. Negativite harmanından dâne çıkmaz. Tozu dumana katarsınız ve güya şenlikli bir hamaratlık manzarası oluşturursunuz ama; sıra devşirmeye gelince eliniz avucunuz boş kalır. İnşâ yok, terkip yok, kuşatıcı bir metot ve üslûp yok, “sorumluluk-şuur-samimiyet ve düşünce” yok. Nasıl olacak? Elimizde bir söylem var ve önemli ölçüde faydalı da oldu. Ama bitti artık kardeşim, bitti o. Uyarlamaları ve nakarat süslemelerini bırak, moda vitrininden ayır şu gözlerini, bir ağaç yüksekliğine olsun çıkarak farklı bir bakış ara ve düşünmeye çalış.
“Neymiş o düşünce dediğin şey?” denildiğini biliyorum. Düşünceyi düşünmek bile, düşünce üretme mecalsizliğinin geçerli ve zaruri kılındığı bir ortamda hakikaten çok zor.
14.12.2003
|